Tayvan Hayaletleri

köfte yiyen Türk hayaleti

Hayatımın en esaslı hayalet korkusunu birinci sınıfa giderken yaşadım. Olay günü, okuldaki en yakın arkadaşım Ayça’nın* evindeydik. Ataride ördek avlamaca oynuyorduk. Tabancayla ekrandaki bir yeri vurabilmemizin etkisiyle, oyun resmen aklımızı alıyordu. Ördeği avladık mı, ne oluyor derken kendimizi kaptırmıştık iyice. Ama Ayça’nın annesinin seslendiğini hayal meyal duyduk:

“Acıkırsanız diye köfte koydum mutfak masasına. Oyununuz bitince yersiniz.”

Epey bir oynadık, sonunda acıktık tabii. Mutfağa bir girdik ki köfteyle dolu olması gereken tabak boş. Ama bomboş da değil. Ne evcil hayvanı, ne başka insanı olan evde, birileri belli ki köfteyi yemiş ve minik köfte parçaçıklarını tabakta bırakmış.

Gönül isterdi ki o noktada buna mantıklı bir açıklama bulalım. Ama onun yerine olaylar şu şekilde gelişti:

  1. Ayça’nın tabağa baktıktan sonra korku içinde “Hayalet! Köfteleri hayalet yemiş!” diye bağırmaya başlaması.
  2. Ayça’nın ağlayarak olay yerinden hızla uzaklaşması.
  3. Ayça’nın koştuğunu gören benim kısa süre içinde hayaletle yalnız kalacağımı anlamam ve ağlamaya başlamam.
  4. Ayça’dan beni beklemesini isteyerek kendisinin peşinden koşturmam.

5. Bu ikilinin sokaklarda ağlayarak “Hayaleeet! Köfteeeee!” diye koşması.

Ama en azından koşumuzun bir amacı vardı. Ayça’nın babasının muayenehanesine gidiyorduk. Vardığımızda annesi de oradaydı. Halimize güle güle, hayaletin Ayça’nın acıkıp eve gelen babası olduğunu söylediler. Tabii biz oyun haliyle birinin gelip gittiğini duymayınca yarım saat kadar hayaletlerin varlığına her şeyimizle inanmış olduk.

Çocukluğumu geride bırakıp Tayvan’a gelirsek, burada yediden yetmişe herkes hayaletlere her şeyiyle inanıyor gibi. Geldiğimden beri buradaki yabancı arkadaşlarımdan çok ilginç şeyler duydum. Tayvanlılar, yakınlarda vefat etmiş kişilerin eşyalarını hayaletli oldukları için asla evlerine kabul etmiyor ve yine hayaletlerden dolayı, birinin kısa süre önce hayatını kaybettiği evlerde asla oturmuyor mesela. Kulağıma gelenlerden sonra, köftesi yenmiş tabağı görünce Tayvanlı ailenin tüm fertlerini evden kaçarken hayal edebiliyordum biraz. Epey merakımı uyandıran bu durumu, açık fikirli, sular seller gibi İngilizce konuşan bir Tayvanlı arkadaşıma sordum. Buluşmaya karar verdik.

Arkadaşımın konuyla ilgili ilk söyledikleri, pozitif bir dönem olan Çin yeni yılı yaklaşırken hayaletlerden bahsetmenin hoş karşılanmadığı ve siyah elbiseyle (üstümdeki gibi) buluşmanın da genelde uğursuz sayıldığıydı. Neyseki ben daha mahcup olamadan, Tayvan tabularını pek takmadığını da söyleyiverdi. Söylediğine göre, kafaya takmak için çok fazla tabu varmış. Onun tabu olarak adlandırdıkları, bizim batıl inanç dediğimiz şeyler olsa da, bu inançlarını açıklayış şekli çok ilgi çekiciydi.

Mesela hayaletli evler ve eşyalar mevzusunun temeli, yin ve yang enerjilerine dayanıyormuş. Yang, aydınlık enerji, inanışlarında aynı zamanda insan enerjisini temsil ederken, yin, karanlık taraf, hayalet enerjisini temsil ediyormuş. Gündüz vakti, kalabalığa karıştığında seni yang enerjisi sararken, gece olduğunda, özellikle yakın zamanlarda birinin öldüğü yerlerde yin enerjisi tavan yapıyormuş arkadaşıma göre. Yani tek sorunları gece uyurken insanı tuhaf tuhaf izleyen bir hayaletle yaşamak değil (o kısma da bayılmıyorlarmış tabii), o hayaletin neden olduğu negatif enerjiye mağruz kalmakmış. Bu hayalet enerjisi insanın ruh halinden tut, dış görünüşüne kadar her şeyi etkilermiş (Çirkin oluyorsun deyiverdi, ürkütücü tabii). Çocukların saf ruhları ise bu enerjiye karşı ekstra korunup, travmatik olaylar yaşarlarsa negatif enerjiye bağlanmamaları için medyumlara götürülürmüş. Ayrıca çeşitli ruhsal hastalıklardan muzdarip insanlar, bu enerjinin tutsağı olarak görülürmüş. Bu sebeptendir ki, arkadaşım bir yere taşınmadan önce, o civarda yaşayan Tayvanlılardan evin geçmişiyle ilgili bilgi almamı sıkı sıkı tembihledi. Zaten burada karanlık geçmişli (karanlık dediğim de 85 yaşında kalp krizi) evler genelde hep yabancılar tarafından tutuluyor. Potansiyel hayaletlerden rahatsız olmayan yabancılar düşük kiraların da keyfini çıkarıyor.

Şimdi işlerin iyice ilginçleştiği noktaya geliyorum. Arkadaşım sohbetin bu noktasında, yolda yürürken zarf içinde para veya değerli eşya görürsem kesinlikle almamam gerektiğini söyledi. “Tamam ama neden?” diye sordum acaba çoktan aldım mı diye kafamda anılarımı kurcalayarak. Nedeni şuymuş, genç yaşta ve evlenmeden ölen insanların aileleri, çocuklarının ruhunun yalnız kalacağından korkup onlara eş bulmaya uğraşırmış. Anne babalar, yere kırmızı zarflar bırakıp diğer insanları tuzağa düşürmeye çalışırlarmış. İnanışlarına göre, bu tür zarfları yerden aldığında ölüler diyarından birinin eşi olmayı kabul etmiş oluyormuşsun ve bu hayalet devamlı yanında kalıyormuş. Bu da enerjiler bakımından pek akıllıca bir hamle değilmiş tabii. İnanışlarında korku veren bir durum olsa da, çocuklarının öbür dünyadaki huzuru için çabalayan bu anne babaları düşünmek beni hüzünlendirdi.

Tayvanlıların inançları bana epey ilginç geliyor ve bu inançların dayandığı noktaları dinlemek çok hoşuma gitti. Son yıllarda iyice artan negatif ve pozitif enerji muhabbetlerinden biraz bıktım ama sohbetimizin hiçbir yerinde “birilerine enerji yollamak, enerji almak” gibi kalıplar kullanmadığımız için içim bunalmadı. Ayrıca, başkalarının seni korkutmayan korkularını dinlemek, insanın kendi korkularına yeni bir bakış açısı katıyor arkadaşlar. O yüzden, bizi dehşete düşmeye zorlayan bu dünyada, bir geceyi hayaletlere ayırmak hem nostaljik hem de tatlı oldu. Ve bu kadar şeyi öğrendikten sonra, “Köftesi yenmiş tabak görünce kaçmazlardı canım!” demek isterdim, ama diyemiyorum. Tayvan’da her şey olabilir.


*:önemli bir hikayeymiş gibi arkadaşımın adını değiştirdim.