Photo via tr.ign.com

‘The Leftovers’ ile derin felsefe

HBO’nun The Leftovers’ı son dönemde izlediğim en çarpıcı yapımlardan. İkinci sezonu taze taze bitirmiş ve hazır Ağustos’a dek bekleme sürecine girmişken hemen bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Hadi biraz The Leftovers kesip biçelim.

The Letovers için televizyonun sanatsal yönü en güçlü S&M’lerinden biri diyebilirim. Damon Lindelof ürünü proje fantastik drama türünde ve Tom Perotta’nın aynı adlı kitabından uyarlama. Dizi 14 Ekim tarihinde dünya nüfusunun %2 sinin açıklanamayan bir şekilde ortadan kaybolması ile başlıyor. Mapleton kasabasından kayıp veren bir grup insan ve kasaba polisi Kevin Garvey (Justin Theroux) üzerinden ilerliyor. Tutsaklık mı? Kıyamet mi? Biyolojik savaş mı? Neler oluyor? Dizi son soruya pek çok yanıt veriyor ama en çarpıcısı ‘Sizi geride kayıplarınız ve kalanlarınızla hesaplaşmanız, kendinizi sorgulamanız için bıraktık.’

Photo via moviepilot.com

Felsefi boyutu ağır bir dizi The Leftovers salt aksiyon ya da akışkan olay bekentisi olanları tatmin edemeyecek cinsten. Her bir bölümün çekim kalitesi açı ve detayları birer saatlik görsel şölenler sunuyor. Diyaloglar düşünmeye sevk ederken, senaryo ılımlı bir tetikte kalma halini destekliyor. Sanatın eğlence yükümlülüğü olmadığını mesajlarına yediren The Lefovers bu işi bileğinin hakkıyla elde edebilen az sayıda yapım arasında. Dizide yer alan kasvetli öncüller eğlence değerini düşürürken sanat değerini ikiye katlıyor. Projenin en çarpıcı 7 bölümünü yöneten Mimi Leder bence diğerleri içerisinde bu işi en iyi başarıp muafiyetini tamı tamına dolduran ender yönetmenlerden. Leder’ın yönettiği bölümleri izlerken keşke tüm dizi ona emanet edilseymiş diye düşünmeden geçemiyor insan.

Dizinin başrolü Kevin Garvey’i 44 yaşındaki yetenekli aktör Justin Theroux canlandırıyor.

Sinirleriniz sağlamsa…

Öfke, kızgınlık, anomi, can sıkıntısı, umutsuzluk, klostrofobi, kendine zarar verme, sefalet, inkar, umutsuzluk, zihinsel istikrarsızlık ve tam gelişmiş depresyon… Tüm bunları kaldırabilecekseniz The Leftovers izleyebilirsiniz. Ya da izlemeden önce hafif dozajda bir Xanax’da atabilirsiniz. İlk sezon endemik bir aile olan Garvey’lere odaklanıyor. Karakterlerin her biri eşsiz, yaratıcı ve izlemeyi zorlaştırıcı özellikte. Dizinin yapımcıları birinci sezon boyunca izleyiciyi kahırlara gark ettikten sonra ikinci sezonda kamerayı Garvey’lerden biraz uzaklaştırıp yeni yüzler ve yeni hikayelere çeviriyor. 10 bölüm boyunca dolu dolu görmeye alıştığımız Kevin Garvey konusunda ikinci sezon biraz cimri ve temkinli. Halihazırda tekinsiz bir karakter olan Kevin artık bölümler arasında saklanıp ortalığın en süt liman olduğu vakitlerde bombayı patlatmak için ininden çıkarılıyor. Benim yeni sezonda sevdiğim detaylardan birisi de senaryonun perde arkası metoduna geçilerek yazılmaya başlanmış olması. Yani birinci bölümde perde arkasına atılan karakterler beşinci bölümde perdenin önüne taşınıp birinci bölümde önde duran karakterleri ve hikayeyi nasıl etkiledikleri anlatılıyor. Kısaca The Leftovers’ın ikinci sezonunda bu olay bitti demek için hep çok erken.

The Leftovers’ı diğer dramalardan farklı kılan özelliklerinden bir diğeri ise izleyiciye atılan umut kırıntıları. Çıkmaza giren hikayeyi kırıntıları takip ederek de neticelendirebilirsiniz, yok ben önüme atılan her şeye güvenmem diyerek bütünü beklemeyi de tercih edebilirsiniz. Dizi zeka nefsinizi bu umut kırıntıları ile sınıyor.

Garvey’ler Photo by Van Redin/ HBO

Mekansal faktörler

Dizinin mekanları da en az hikaye kadar sofistike Mapleton’daki ilk sezonun ardından ikinci sezonda olaylar karakterleri Texas Jarden’de ‘Miracle’ yani Mucize olarak adlandırılmış olan izole bir bölgeye sürüklüyor. The Leftovers bu anlamda birinci sezonda düzenli ve tertipli bir ütopyanın nasıl yerle bir olabileceğini –distopyaya dönüşebileceğini anlatırken ikinci sezonda ise düzene ve tertibe yeniden duyulan karşı konulmaz ihtiyacın bir sonucu olarak Miracle ütopyasıyla lafı dolandırmadan izleyici karşısına çıkıyor.

Gelelim Miracle’ın olayına. Miracle 14 Ekim günü meydana gelen kaybolmalardan etkilenmeyen tek bölge. Herkes buraya giriş yapamıyor, bir şekilde ayrıcalıklı olunması ve Miracle’ın hak edilmesi şart. Yoğun güvenlik önlemleri ve tel örgülerle korunan bölgenin hemen dış tarafında içeriye girebilmek için kurulmuş kampların olması iç ve dış ikilik mesajını veriyor. Bu ikiliğin dizide konumlandırılma biçimi günümüzün sosyo-kültürel ve ekonomik yapısına ağır bir eleştiri niteliği taşıyor. Demografik sınıflandırma ince ince yeriliyor.

Karakterlerin aidiyet duyguları, yeniden başlama ihtiyaçları, güvende hissedebilmek için Miracle’a doğru çekilişleri bu uğurda tüm birikimlerini feda etmeleri, toleranslarını kaybetmeleri gibi detaylar yönetim biçimleri ve sosyal gruplaşmanın birey üzerinde yarattığı etkiler bağlamında birey-toplum toplum-birey etkileşimi ile aktarılıyor. Üstelik Miracle’daki müthiş şüphecilik de tüm bunlara eklenince olaylar iyiden iyiye kördüğüm halini alıyor.

Photo by Van Redin/HBO

Metafizik öğelerin gücü

İkinci sezon Garvey’lerin Murphy’lerle tanışmasının da sezonu aynı zamanda. Sizce dışarıdan Miracle’a binbir zorlukla gelen Garvey’lere karşı Murphy’ler nasıl bir tavır takınıyor olabilir? İlginç geçmişleriyle birbirlerine sürtünen karakterlerin kıvılcımları tahmin edeceğiniz üzere ikinci sezonu ateşe veriyor.

The Leftovers bol bol metafizik öğe barındrıyor. Kevin’ın kaybolan gömlekleri, çalınan bebek isa, ürkütücü siyah köpek, evleri istila eden geyik… göreceklerinizden yalnızca birkaçı. Tüm bu imgeler hikaye gidişatında önemli alt ve üst metinler barındırıyor. Özellikle bölüm sonlarına damgasını vuran metafizik öğelere bence iyice dikkat edin.

Margaret Qualley dizide Kevin Garvey’nin kızı Jill rolünde. Photo by Van Redin/HBO
Liv Tyler Meg Abbott rolünde. Photo via independent.co.uk

Susarak isyan etmek

Dizide gidenlerin ardından hayatına devam etmeyi öyle ya da böyle başarmış olanlar bir de başaramayanlar var. Başaramayanlar Patti Levin (Ann Dowd) isimli kadının önderliğinde küçük bir tarikat olarak resmediliyor. Bu tarikatın üyeleri susmayı tercih ediyor ve kağıtlar üzerine keçeli kalemlerle yazdıkları birkaç satırlık cümlelerle anlaşıyorlar. Tamamen beyazlar içerisindeki grubun üyelerinden en dikkat çekeni hiç kuşkusuz güzel oyuncu Liv Tyler tarafından canlandırılan Meg Abbott. İlk sezonda grubun kilit ismi olan Patti Levin ikinci sezonda çok farklı bir formatta Kevin’ın karmaşık zihinsel sanrılarının bir parçası haline gelirken yerini Meg’e bırakıyor. Henüz çok yol kat etmeyen Meg’in hikayesinde bence ilerleyen sezonlarda oldukça ilginç detaylar izleyiciyi bekliyor. Olan biteni unutup hayatlarına devam edenleri her fırsatta ilginç yöntemlerle protesto eden Suskunlar grubunda Kevin’ın eski karısı Laurie Garvey (Amy Brenneman) ‘de sonradan önem kazanan bir pozisyonda duruyor. Suskunlar The Leftovers’ın anarşistleri ve dayatılan ‘mış gibi’ düzenini yıkmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Modern minimal müzikler

The Leftovers’ın müzikleri çağdaş müzikal bakış açısıyla klasik müziğe yeni bir soluk getiren Almanya doğumlu İngiliz müzisyen Max Richter tarafından yapılıyor. Böylesi bir dizinin fon müziklerinin emanet edilebileceği belki de en doğru isim Richter diye düşünüyorum. Birinci ve ikinci sezon bölümlerinin zirve yaptığı noktalarda devreye giren müziklere modern minimal tonlar hakim. Richter kraktere müzik oturtmayı kusursuz biçimde başarıyor. Bu bağlamda izleyici dizi boyunca müziğin günümüzdeki rönesansına da tanıklık etmiş oluyor.

I ve II. sezonun müziklerini Spotify üzerinden dinleyebilirsiniz.

The Leftovers’ın her anlamda görülmeye değer bir sinematik vuruş gücü var. Sağlam oyunculuk, özgün hikaye, derin felsefe ve kaliteli sanat için mutlaka izleyin derim.