Tuhaf Bir Gün

Almanya’nın batısında bir şehirde yaşıyorum.O gün okuldan akşam saatlerinde çıkıp bir saatlik yolculuktan sonra eve geldim, yemek yedim, hazırlandım. Bir hafta boyunca her gün, bir Türkiye yapımı festival filminin gösterileceği etkinliğin üçüncü günüydü, o günkü filmi izlemek için tekrar yola çıktım. Metroya binip birkaç durak sonra indim, sinemaya doğru yağmur eşliğinde yürümeye başladım. Küçük ve mütevazi bir sinemaydı. Salonda tahmini on kişi vardı. Biletimde yazan numaralara bakıp yerime oturdum. Bir süre sonra bir beyefendi de ‘Merhaba’ diyerek yanımdaki koltukta yerini aldı. Filmin türü dram-komedi olduğundan bazı sahnelerde beraber güldük hatta sessizce yorumlar yaptık. Film bittikten sonra kapıdan çıkarken aynı beyefendi, kapı sabit bir şekilde açık olmasına rağmen kapıyı tuttu ve gülümsedi, teşekkür edip salondan çıktım. Beremi takıp geldiğim sokaktan geçerek tren istasyonuna doğru yürüdüm. Bineceğim metronun gelmesine daha yarım saat vardı ve oturup beklemeye başladım. Duvardaki infoscreen’e gözüm takıldı. Birkaç reklamdan sonra kadayıfın ne olduğuna dair bir yazı çıktı ekranda. Evet, yazının başlığı ‘was ist kadayif?’ (Kadayıf nedir?) şeklindeydi.İstemsiz güldüm.

Arkama yaslanıp kalan on dört dakikanın geçmesini beklerken, beş metre kadar ileride duran iki genç erkek gözüme takıldı. Bir süre sonra öpüşmeye başladıklarında sevgili olduklarını anladım. Kahverengi ceketli genç, bordo atkılı sevgilisinin yüzüne dokunarak bir şeyler anlatıyordu. Konuşurken birbirlerine o kadar güzel bakıyorlardı ki, rahatsız olmasınlar diye belli etmeden izliyordum. Gerçi aşağılayıcı bakışlarıyla izleyen gözler de yok değildi. Ama onlar birbirlerinden başkasını görmüyor, el ele tutuşup öpüşüyorlardı. O sırada bir metro geldi ve bordo atkılı genç, sevgilisini son kez öpüp metronun kapısından içeri girdi, hala el ele tutuşuyorlardı ta ki kapı kapanmaya başlayana kadar. Birbirlerine el sallayıp öpücük atarlarken dışarıda kalan genç, metro hareket ettiğinde koşmaya başladı, metronun hızlanmasıyla adımlarını yavaşlattı ve gözden kayboluncaya kadar arkasından buruk ama huzurlu bir gülümsemeyle baktı. Daha sonra boş bir koltuk bulup oturdu. Romantik filmden tatlı bir sahne gibiydi ama içinde çok fazla duygusallık olan her ilişki bana abartılı ve komik gelmiştir. Pek gerçekçi bulmam. Ya da romantizm kavramı benim için trenle birlikte koşmak değil.

Binmek istediğim metro gelince binip oturdum. Camdaki yağmur damlalarının yarışını izlemeye dalmışken birinin ‘Merhaba’ dediğini duydum. Ses tanıdıktı. Sinemada, henüz koltuğa oturmuşken duyduğum merhabanın aynısıydı. Damlalardan gözümü alıp karşımdaki yüze baktım. Siyah atkısı, koyu gri kabanıyla telaşla karşıma oturdu. Gözleri koyu yeşildi. Nefes nefese metronun hangi yöne gittiğini sordu. Cevabımı beklemeden anlatmaya başladı; meğer ben tam binecekken o da merdivenlerden iniyormuş sonra beni tanıyıp koşarak o da atlamış metroya. Sohbet ettik bir süre. Üniversiteyi okumak için gelmiş Almanya’ya sonra bitirip çalışmaya başlamış. Muhabbeti ve esprileri güzeldi. Edebiyat ve sinemadan konuşmaya başlayınca etkilendim bile diyebilirim. İneceğim durağa yaklaştığımızda telefon numaralarını değişme faslına geçtik. Metrodan indim ve camdan bana bakan kişiye gülümsedim. Eve geldiğimde makyajımı silerken çoğunlukla durgun ve sıradan geçen günlerden farklı olan bugünü düşündüm.

Ertesi gün aradı ve buluşup yemek yedik. Sonra yine aradı, yine buluştuk, hep buluştuk. Birlikte geçirdiğimiz her gün güzeldi. Çimlerin üzerine uzanıp şarap içerken birbirimize kitaplardan bölümler okuyup, tanıştığımız sinemada filmler izleyerek keyifli zaman geçiriyorduk. Bazen geçmiş hakkında konuşup beraber ağlıyorduk, bazen de komik anılarımızı anlatıp gülüyorduk. Zaman geçtikçe alıştım O’na, O da bana. Bu zamana kadar ‘bizim kaderimiz birlikte yazılmış’ temalı romantik filmlerle dalga geçen ben, bu kadar bana benzeyen biriyle tanışma şeklimizin tesadüf değil de kader olabileceğini bile düşündüm.

Bir gün Temmuz ayında, İstanbul’da, arkadaşlarımızla rakı-balık yaparken, ’Nasıl tanıştınız?’ şeklinde gelen klişe soru üzerine anlattım o tuhaf günü. Masadakilerin güzel sözleri ve iyi dileklerini dinlerken birbirimize baktık, o an tam da o dalga geçtiğim filmlerden birinde başrol karakterleri gibiydik ki, aşkla gözlerine baktığım adam kahkahalarla gülmeye başladı. Herkes bu eylemin nedenini anlamaya çalışan gözlerle O’na bakıyordu. Aslında aşk hikayemiz tam olarak ‘film gibi’ değilmiş. Önce benden özür diledi ve artık bunu içinde tutamayacağını söyledikten sonra olayın aslını anlatmaya başladı. Meğer önceden sosyal medya sitelerinden birinde profilime rastlamış, ortak yönlerimizin, düşüncelerimizin çok yakın olduğunu ve aynı şehirde yaşadığımızı görünce takip etmeye başlamış. Daha sonra benim o gün o film için sinemaya gideceğimi facebook üzerinden öğrenmiş ve o da gelmiş. Ben biletimi aldıktan hemen sonra kasadaki çalışana benim hangi koltukta oturduğumu sorarak yanımdaki koltuğu seçmiş. Film bittikten sonra beni istasyona kadar takip edip, bundan rahatsızlık duyarım diye tesadüfen görüp yanıma oturduğunu söylemiş. Bunları duyunca nasıl tepki vereceğimi şaşırmıştım sonra ben de gülmeye başladım. Kadere inanmaya yakınlaştığım bu olay da mantıklı bir açıklamayla açığa kavuşmuş oldu. O’nun bana sosyal medyada denk gelmesine kader diyenler olabilir fakat, bence bu; boyundan büyük ve güzel bir iş yapmış küçük bir tesadüf.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.