Virginia Woolf 20 Yaşındayken. Portreyi çeken George Charles Beresford, Temmuz 1902.

Yalnızlık ve Yazmak arasındaki Karmaşık İlişki

Yazmakla oldukça fazla vakit geçiren herkes, yazmanın yalnız bir uğraş olduğunu bilir. Geri kalan her mesleğin sosyalleşilecek bir yönü vardır: aktörler diyalog değiştirir, müzisyenler genellikle gruptalardır ya da en azından şarkı yazarken işbirliği halindelerdir; hatta ressamlar, heykeltraşlar ve çizerler bile aynı stüdyoda bulunabilirler. Fakat bir yazarın başarılı olması için gereken en önemli şey muhtemelen yalnızlıktır. Özellikle uzun bir şey yazarken — örneğin bir roman, tiyatro eseri ya da senaryo- yazarın kafasında dönen öyle kopuk bölümler vardır ki bir kafenin gürültüsü bile fazla gelebilir. Soyutlanmış alandaki zaman kıymetlidir.

Fakat yazmak ve yalnızlık arasındaki nedensellik yanlış anlaşılır. Yazmak yalnızlığı, yalnızlığın yazmayı ortaya çıkardığı kadar çıkarmaz. İnsanlar yalnız olmak istedikleri için başlamazlar yazmaya; yazmaya başlarlar çünkü yalnızlardır.

Kendi düşüncelerinizle başbaşa kalmaktan, kendi varlığınızın ağırlığını ölçmekten, kestikçe daha hızlı çıkan otlara benzeyen problemlerinizi ortaya çıkarmaktan daha korkunç bir şey olamaz. İnsanların çoğu sessizce oturmaktan öyle nefret ediyor ki zihinlerini şöyle bir gezintiye çıkartmaktansa kendilerine elektrik şoku vermeyi tercih ediyorlar. Yalnız olan yazmaya başlar çünkü bu bir arınmadır; düşüncelerinizi bir günlüğe ya da bir karakterin ağzına aktarmak, ihtiyaç duyulan nefesi almaya benzer.

Yalnızlık neredeyse Romantikler’den bu yana yüceltilmiş. Rousseau yalnızlığın izin verdiği üstünlüğü yazmış; “Alışkanlıklarım yalnızlığındır; insanların değil.” Shelley’nin “Alastor; or, the Spirit of Solitude” şiiri huzursuz, ıssız ruhu romantize eder. Yazar olma kararı, bir papazın dönüşüm yeminlerini ederkenki kutsallığı ve kaderin kucaklanışı gibi karşılanır.

Yine de yalnızlık bundan daha sıradandır. Hayat bazı kapıların açılıp bazılarının kapanması ve bazı yeni kapıların açılması serisidir, ama kapılardan geçtikçe farketmeye başlarsınız ki hayatta sadece bu vardır; daha fazla kapı. Mutluluk yanıltıcıdır: hemen daha fazla mutluluk gerektirir; başarı sadece daha fazla başarı ihtiyacına yol açar. Yazar kendini soyutlar çünkü bir anlamı olmadığının zaten farkına varmıştır. Ve bir kere soyutlandığında, yapabileceği tek şey yazmaktır.

İşte bu yüzden yazarlar şanslıdır: hayatını yaşarken, yaşlıların evlerinden tutun, genç memurların ve hizmetlilerin bile en verimli yıllarını mantıksız ve yalnız işler yaparak geçirdiğini görür. Birinin, hayatın kaçınılmaz yalnızlığıyla bir şeyler yapabilme şansına sahip olması en büyük şanstır.

Yine de kimse yalnızlıktan hoşlanmaz. Yazmak için oturan hiç kimse bunun sosyal bir ilişki olacağını düşünmez fakat edebiyat tarihine, öldükten sonra yazdıklarının kalacağına ve böylelikle kendisi gibi olanlardan oluşan bir topluluğa dahil olacağını umar. Yazmak kalıcı olmak için bir teşebbüstür ama aynı zamanda varoluşsal yalnızlığı yok etmek için de bir teşebbüstür.

O yüzden, muhteşem yazarların güzelliğinin ve ilhamlarının ilikleri kurutacak bir yalnızlığa bedel olarak gelmesi ne acı. Hemingway, “Yazmak, en iyi ihtimalle, yalnız bir hayattır” demiş ama belki de yazmak, en iyi ihtimalle bir kurbanın hayatıdır. En azından, yalnızca bir kalemin ya klavye seslerin duyulduğu sessiz bir akşamda bir yazarın umduğu şeydir bu: boşuboşuna yalnız yaşamış olmamak ve ölmememek.