Yaşlılığın Karanlık Tekdüze Unutkanlığı


Bayram ziyaretinde yaşlı akrabaların yalnız ve karanlık evleri vardır. O “memleket” denilen uzak geçmişin bile yanında genç kaldığı, kadim zamanların yok olan hatıraları…

Ömürlerinin sonbaharında yavaş yavaş hayatlardan silinip gidenler, o aydınlığın nüfuz etmeye emek bile göstermediği köşelere yuvarlanırlar sessizce: evlerine.

Bizler için bir sıkıntı, askerlik gibi bir mecburiyettir bu ziyaretler. Onlar için ise biraz mutluluk, biraz da utanç. Utanırlar çünkü son model, onların emekli maaşının 7 katı değerinde cep telefonlarınızla, allı pullu yabancı marka kıyafetlerinizle o köhne evde eğretisinizdir. Ama yazıktır, yaşlı mazlumluğu içinde asıl evlerinin bu tabloya uymadığını düşünürler.

Her ziyaretinizde daha da kamburlaşan, boyu kısalan, kulakları daha az işiten, evleri daha da karanlığa teslim olan o yaşlıların gündemi ise hiç değişmez. Belki torunları bir şeyler yapmışsa, o zaman…

Onun dışında hep aynı muhabbetleri yapar, aynı soruları sorar ve yıllar yılı da cevapları duymaz, duysalar da anlamaz olurlar.

Benim için ölümden, kara topraktan daha ürkünç olan tek şey; o sessiz karanlığa adım adım zihnimi kaydırmak. O nedenle açıyorum tüm kapıları pencereleri, elime de kitap alıyorum ki, arka odanın sessizliğinde aklımda kelimeler olsun, hep aynı nakaratı tekrarlamayayım:

Kimin oğluydun sen?