Yolun Sonu

Hep tetikteyiz. Hep bir şeylerin ters gideceğinden korkuyoruz. Kendimize olan inancımız her gün defalarca sarsılıyor. Çünkü kendimizi gözümüzde çok büyütüyoruz. Kendimizden çok şey bekliyoruz.

“Yahu nereye gidiyorum ben?” sorusunu sorduğumuzda yaşımız 60'lara dayanıyor.

İş işten geçtikten sonra, akıl başa gelse kaç yazar.

“Olsun, geç olsun güç olmasın” da diyebileceğiz belki ama ona da fırsat kalmıyor merak etmeyin. Çünkü bu soruyu da orta yaş sendromuna bağlayıp gidiyor çevremizdekiler.

Biri “Bağ evi faydalı olur” diyor, bir diğeri sahilde bir ev tavsiye ediyor.

Bir başkası kolunuza girip kabası bitmemiş binaları gösteriyor, “Bunlardan alalım” diyor.

Binanın bitişini görebileceğinizden bile emin değilken, birden keyifleniyorsunuz.

Antalya, İzmir, yok yok en iyisi Ayvalık derken; o soruyu unutup gidiyorsunuz.

Depresyondaydınız değil mi canım, yoksa niye yaşadığınız hayatı sorgulayasınız?

Ömürler böyle tükenip gidiyor.

Bir dostunuz kulağınıza eğilip “Mezara gidiyorsun.” diye fısıldayamıyor. Gerçi fısıldasa ne olacak, şu karşıki tarlanın tapusu elinizdeyken, evlerinizin anahtarları cebinizdeyken, mis gibi çimen kokularını burnunuza çekebilirken ölüm düşünülür mü hiç?

Derler ya, dünyayı dolaşan bir gezgin “olayın farkında” bir ihtiyarın yanına gelmiş. İhtiyarın sadece kitapları varmış. Evinde ne bir eşya, ne bir başka şey… Sadece kitaplar. Bu gezginin dikkatini çekmiş tabii:

- Afedersiniz ama, demiş. Eşyalarınız nerede?

İhtiyar soruya soruyla karşılık vermiş:

- Sizinkiler nerede?

Gezgin şaşırmış:

- Ama ben yolcuyum.

İhtiyar gülümsemiş:

- Ben de, demiş. Ben de…

Hep bir şeylerin peşinde koşuyoruz da bu yarışın sonu şimdiden görünmüyor mu?


Bu yazı, Opereyşın’da 11 Nisan 2007'de yayınlanmıştır.

Originally published on Opereyşın.

Like what you read? Give İbrahim Sarbay a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.