Yurt Dışında Yaşamak Üzerine… Bile Bile Lades!

Madem Medium Türkçe’de herkes yurtdışı, Amerika, vize ile ilgili yazıyor, o halde ben de size yurtdışıyla ilgili bir yazı yazayım… herkesin size söyleyemeyeceği ama büyük ihtimalle hissettiği duyguları, hissettiklerimi — en samimi şekilde, bile bile lades’i!

Lorenzo da Ponte

1800'lü yılların başında, Pennsylvania’nın Sunbury şehrinde yaklaşık 650 kişi yaşıyordu. Şehrin en yeni sakini ise oradaki bakkalı işletmeye başlayan Venedikli Lorenzo’ydu. Lorenzo da Ponte, 4 çocuğu ve eşiyle birlikte yaşadığı bu küçük şehirde -çok büyük bir talep olmamasına rağmen, ek para kazanabilmek için İtalyanca dersleri de veriyordu.

Bakkal müşterilerinin, İtalyanca ders alanların, Lorenzo’yu tanıyanların, yani neredeyse şehirde yaşayan herkesin bilmediği büyük bir sır vardı… aslında sır değildi bu. Lorenzo’nun bir sohbet içinde fırsat bulsa anlatacağı bir gerçek diyelim buna... 650 kişilik bu küçük şehrin bakkalı, aslında çok ünlü bir opera yazarıydı. Lorenzo da Ponte, Viyana’da yaşadığı dönemde Mozart’la birlikte, Figaro’nun Düğünü, Don Giovanni ve Così fan Tutte operalarının librettolarını yazmıştı.

Amerika’da sabun ve marul satan Lorenzo, Viyana’da Mozart ile piyano başında oturan Lorenzo’dan farklıydı artık. Lorenzo’nun geçmiş başarısı, kimliği, eski kişiliği önemli değildi artık bu yeniden inşa etmeye başladığı Amerikanca hayatında. O yepyeni bir gelecek kuruyordu kendisi ve ailesi için… eski kimliği ve kişiliğinden arındırılmış yepyeni bir ülkede.

İnsanlar, birçok değişik nedenle, doğdukları, büyüdükleri ülkeyi geride bırakıp, yeni bir ülkeyi, kendi ülkesi olarak kabullenebiliyor. Bazıları bunu finansal bir nedenle yapıyor… iş bulmak, az vergi vermek, daha iyi bir kazanca sahip olmak…. Bazıları politik nedenle geliyor buraya… özgürlük bulmak, özgür olmak, ölmemek, doğduğun ülkenin geleceğini tehlikeli bulmak… Bazıları ise sosyal bir nedene bağlayabiliyor göçmenliği… iyi bir eğitim almak, askere gitmemek, başka bir kültürü yaşamak, daha iyi bir geleceğe sahip olmak!

Herkesin nedeni farklı da olsa, bütün göçmenler arasında ortak bir nokta vardır… herkesin hissettiği, paylaştığı ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bir duygu: Endişe! Yeni bir ülkede yaşamanın getirdiği, hissettirdiği endişe duygusu… ilk aylarında, hatta ilk yıl içinde çok yoğun bir şekilde hissedilen ama zamanla azalsa da tamamen buharlaşıp, gitmeyen endişe duygusu.

Yeni arkadaşlar bulabilecek miyim? İş hayatımda ve kariyerimde neler olacak? Yeni dile ve kültüre kendimi adapte edebilecek miyim? Her zaman bir yerin ve bir şeylerin yabancısı olmak duygusunu nasıl aşabileceğim? türünden küçük dozlarda konsantre edilmiş endişe duygusu, zamanla “Acaba burada olduğum için kaybettiğim neler var?” sorusuna dönüşüyor.

Aradan yıllar geçiyor. Bir dönem endişelendiğin her şey, sana çok uzak görünüyor. Hani geldiğin ilk yılın sonlarına doğru, hayatında ilk defa gördüğün, tamamı İngilizce olan, dublajsız, altyazısız rüya gibi. O gecenin sabahı hissettiğin o garip duygu da çok uzakta artık. Şimdi sıklıkla düşündüğün şey, senin burada ne kadar yaşadığın değil… geride bıraktığın ülkede, geride bıraktığın şeylerin de sensiz, aynı süreyi yaşamayı başardığı gerçeği. Senin beynindeki kendi sesin yabancılaştıkça, sen de Türkçe sohbetlerden yok olmaya başlıyorsun… yavaş yavaş.

Birlikte büyüdüğün insanlar da büyüdü artık. Sensiz yüzlerce, binlerce anıyı, hatırayı yaşadı. Ev değiştirdi. Evlendi. Çocuk sahibi oldu. Kariyer değiştirdi. Farklı insanlar haline geldi… senin gibi.

Her ne kadar inkar etseniz de, başkalarına her ne kadar “Hayat hep aynı! Evden işe, işten eve. Yalnızca sokak isimleri değişik!” deseniz de, bir başka ülkede yaşamak, bir başka dilde yaşamak, bir başka kültürde yaşamak, sizi derinden değiştiren, derinizi değiştiren bir deneyim.

Yaşadığın, sahip olduğun yeni deneyimlerle birlikte, kendi ülkende yüzeyi bulmayacak, dibe çöküp boğulacak birçok vasıf, sende kendini göstermeye başlıyor. Etrafındaki kişilerin kalitesi, düşünceleri, ve tavırları seni yeniden tanımlamaya başlıyor. The Brady Bunch diye bir diziyle büyümediğin halde, bir müddet sonra sanki çocukluğunun bir parçasıymış gibi referansları, göndermeleri anlamaya başlıyorsun. Bu tip örneklerle dolmaya başlıyor, büyüyen, gelişen kimliğin. Gerçeği söylemek gerekirse, kötü bir şey değil bu! Yepyeni bir kimlik almak için geldiğin ülkenin oluşturduğu yeni bir gerçek… ve bunu zaten göze almıştın! Yalnızca anlatması zor! Seni eski sen sananlara anlatması daha da zor!

Çoğumuz, doğduğumuz ülkeyi başka bir ülke için terk ederken, kendimizi de terk ediyoruz. Gözden uzak olan, gönülden de uzak olur sözüne bile bile lades diyoruz. Tanıştığın herkesin -ama herkesin, “tanıştığımıza memnun oldum” demesi riskini taşıyan yeni bir yere, heyecanla gidiyorsun. Seni “sen” yapan şeyin biraz da coğrafya olduğunu unutup, hızlı bir şekilde ayrılmak için heyecanla gümrük kapısında nefesini tutarken, geçmişe dair hiçbir ağırlığın seni yüzeyde tutamayacağı, istediğin herhangi bir kimse olabileceğin ihtimali sana çok ferahlatıcı geliyor.

Caddeleri tek başına geziyorsun. Soran garsona “1 kişi” diyorsun bir müddet. Düşüncelerinle baş başa kalıyorsun günlerce, saatlerce. Kendine sorular sorup, yine kendin cevaplıyorsun. Günleri yavaş yavaş yaşamaya başlıyorsun. Her şey yepyeni, her şey heyecan verici… ama endişe hep yanı başında! Her şey sıfırdan başlıyor. Yeniden inşa ediyorsun hayatını. Yeniden öğreniyorsun yaşamak ve günlük işleri yerine getirmek kavramlarını… bir çocuk gibi.

Bütün bunlar yalnızca hayatını değil, seni, kişiliğini yeniden inşa etmeye başlıyor. Değişik düşünmeye başlıyorsun. Yeni normaller oluşmaya başlıyor beyninde. Bir zaman kabullendiğin bir çok şey sana garip gelmeye başlıyor. İşte burada da yol ayrımı görünüyor bazılarına. Eski benliğe veda edemiyor kolayca. Bu değişim onları rahatsız ediyor. Yeni şeyler sekiyor eski benliğe çarparak! Her sekme, eski ülkenin özlemine eko yapıyor. Bazıları bu deneyimi korkunç bir deneyim olarak nitelendirip, geri dönüyor… ya da küçük bir eski ülke surları kuruyor etrafına, yeni ülkede.

Bazıları ise, hayatın geri kalan kısmını, bu yepyeni duyguyla, sanki vaftiz edilmiş gibi yaşıyor… körü körüne atladığı uçurumdan, hafif iniş yapmanın verdiği mutlulukla.

Fakat… dediğim gibi ilk aylarda hissettiğin endişe, yıllar sonra, yerini bambaşka bir hisse bırakıyor. Evim, ülkem dediğin bu yerde, şimdi yepyeni hatıralar oluştururken, eski hatıralardan yavaş yavaş buharlaşmaya başlıyorsun. Her tatil, her doğum günü, her düğün, her yeni olay –mesela deprem, mesela protesto, mesela şampiyonluk, sizsiz yaşanıyor. Sözlerini ezbere bildiğin şarkıların sayısı azalıyor. “Hüsnü Komiser” ya da “Şehzade Mustafa” sana hiçbir şey ifade etmiyor. Her yeni ve kalıcı anı, senin olmadığın selfielerle dolmaya başlıyor. Bir gün geriye bakıyorsun ve her şeyin ne kadar değiştiğini görüyorsun. Buna sen de dahilsin! Her geçen gün, eski tanıdıklarınla, eski çalıştıklarınla, akrabalarınla yaptığın sohbetler sığlaşmaya, zorlaşmaya başlıyor. Yakın arkadaş arasındaki esprilerdeki kahkalara yabancı kalıyorsun. Yabancılaşıyorsun. Bile bile lades dediğini hatırlıyorsun sonra. Bıraktığın yerden başlayamayacağın birçok şey var şimdi önünde. Eski bildiğin sen, eskide kalıyor ve şimdi seni sen yapan şeylerin, aslında İngiliz Dili ve Edebiyatı dersi konusu olduğunu anlamaya başlıyorsun. Her iki ülkenin de yabancısı oluyorsun o an içinde!

İki ülkeye bakıyorsun… Vatandaşıyım dediğin iki farklı ülke. İki farklı insan tutuyor, aynı isme sahip pasaportları şimdi. Her iki ülke farklı şeyleri ifade ediyor senin kişiliğinde. Her iki yerde de senin için çok büyük anlam içeren ilişkiler, anılar, insanlar yer alıyor. Bu yerlerden yalnızca birinde kendini evinde hissetmene rağmen, her ikisi de senin hayatın içinde çok büyük bir yer kaplıyor. Biri diğerinin alternatifi olamıyor. Farklı anlamlar içeriyor. İzlanda’daki Silfra’ya dalan ve Kuzey Amerika ile Avrupa deprem kıta levhalarını –sanki ayrılmasın diye bir arada, iki eliyle tutan bir dalgıcın hissettiği duyguları yaşıyorsun… ortada sen! Bir elinde ülken, diğer elinde ise diğer ülken!

Hayatının geri kalan bölümünde, hep bir şeyleri kaçırmış, bir şeyler hayatında hep eksikmiş gibi yaşamaya devam ediyorsun. Bir zamanlar olduğun insan oluyorsun birkaç haftalığına… sonra şimdiki sen oluyorsun, hayatının geri kalan kısmında! Bir zamanlar seni sen yapan şeyin, birkaç zaman dilimi ile birlikte yok olduğuna inanmak zor geliyor sana, günün gayet normal bir saatinde, yeni ülkende… ama gecenin bir yarısı olduğu için kimseyi arayamayacağın anormal bir saatte, eski ülkende.

İlk gitme nedenin ne olursa olsun, sana kollarını açan ülke, yeni ailen oluyor… eski ailen ise, sen ne kadar uzak olursan ol, önemli bir parçan oluyor eski hatıralar içinde. Yeni evin, yeni ülken, yeni kültürün, yeni kişiliğin, yeni sen, sana birçok yeni şey veriyor… belki özgürlük, belki daha iyi bir yarın!

Eski seni özlediğin anlar olmuyor değil. Sana soranlara “Hayat aynı! Evden işe, işten eve. Yalnızca sokak isimleri değişik!” diyorsun.

Her iki yerde, aynı anda yaşayamayacağını hatırlayıp, eski seni düşündüğün gecelerin sabahı gazeteleri okuyorsun, Twitter’a bakıyorsun, haberleri izliyorsun… sonra ne kadar iyi bir karar verdiğini düşünüyorsun!

Her geçen gün yarın için ümidin yitirildiğini, sokakta herkesin sinirli gezdiğini, gülenlerin, gülümseyenlerin sayısının azaldığını, özgürlüğün neredeyse yok olup gittiğini, kültür olarak en gurur duyduğun şeylerin erozyona uğradığını gördükçe; eski senin ve eski sen gibilerin iş hayatlarında çok hırslı ve kibirli olduklarının farkına vardıkça; karakter olarak çoğu zaman kendine, ve hemen hemen her şeye güvensiz olduklarını hissettikçe; siyasette, sporda, normal bir sohbette bile birbirini çekememezliği hissettikçe; ve (benim için) en önemlisi, kadın kavramının her gün yeniden tanımlandığını görüp, kendilerini “[insert country here]lı Türk” olarak tanımlayan iki kız çocuğunun orada yetişmeyeceği aklına geldikçe… eski senin, yeni sen yapmak için verdiği kararın ne kadar iyi bir karar olduğunu, yeniden kendine hatırlatıyorsun…. Kaybettiğin, özlediğin o kadar şey varken… buharlaşıp, uçup, kaybolduğun o kadar anı varken… üzülmüyorsun… en azından kendine. Küçük bir burukluk içinde, gülümsüyorsun! Bile bile lades dedigin için, bir daha dönmeyeceğini bile bile!


Yeni kitabım “Pürüzlü Mükemmellik” raflarda! Satın almak isteyenler, buradan buyrun


Okuduğunuz icin teşekkürler. Beni Twitter ve Instagram’da da takip edebilirsiniz.

Medium Türkçe

Resmi Türkçe Yayın

    mehmet dogan

    Written by

    Genelde tarih, pazarlama, ve dijital konularda yazıyorum. Keyifli okumalar. Email: mdogan@gmail.com / https://www.instagram.com/mehmet_dogan/

    Medium Türkçe

    Resmi Türkçe Yayın