Çılgın Kalabalığın İçinde, Yalnızlığın Ayak İzleri

Bangır bangır çalan müziğin yankısı hâlâ kulaklarında, düşmemek için merdivenlerin kenarındaki tırabzanlara tutunarak indiğin bir cumartesi gecesi. Arkandan gelen arkadaşlarına, “Haydi şimdi nereye gidilecek” diye soruyorsun. Çalan şarkılara eşlik ederek sokaktan ana caddeye çıktığında, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin ahengine kapılıyorsun. Caddede ilerledikçe; bir Müzeyyen Senar şarkısı, kadehlerin tokuşma sesine eşlik ediyor: “Şarkılar seni söyler, dillerde name adın”… O şarkıya eşlik etmek ve tanımadığın insanların masasına dâhil olmanın hazzı seni keyiflendiriyor. Gece uzun, söylenecek daha çok şarkı, tokuşturulacak daha çok kadeh var. Kelimelere dökemeyeceğin, tarifi imkânsız duygularla, sokak sanatçılarına eşlik edeceğin, uzun bir gece var önünde.

Gecesi ayrı gündüzü ayrı onlarca insanın her gün bir sebepten dolayı geçip gittiği yer. Bundan beş sene önce aynı caddeye adım attığımda, “Sokakta Hayat Var” tabelasını gördüğüm zaman bir hayli heyecanlandığımı hatırlıyorum. Bu tabelanın ilk hissettirdiği özgürlük hissiyken, resmi olmayan rakamlara dayanarak Türkiye’de 100 binin üstündeki evsiz yaşayan insan için; tam olarak “hayat sokakta”. Bunlardan sadece 10 bin civarındakilerin İstanbul’da olduğu tespit edilmiş. Geri kalan illerdeki rakamlara dair yine resmi bir veri de bulunmuyor.

İzmir’de de durum pek farklı değil. Yolda, sokakta, köşe başlarında gördüğümüz hatta çoğu zaman görmezden gelip kafamızı çevirdiğimiz o insanların durumlarına dair elde somut bir veri yok. Benim bildiğimse son üç yıldır “hayat sokakta” yazılı tabelanın bulunduğu sokakla caddenin kesiştiği yerde, elinde darbukası kendine özgü ezgileriyle yaşamına devam eden Faruk Güngör.

Caddenin başından sonuna kadar her köşede bir sokak sanatçısı olmasına rağmen, Faruk’un olduğu köşe hemen belli ediyor kendini. Yine bir cumartesi akşamı ona hikâyesini sormaya gittiğimde, nerede olacağını gayet iyi biliyordum. Caddenin ortalarına doğru dikkat kesilip onu görünce, yanılmadığımı kanıtlarcasına gülümsüyorum. Her zamanki gibi yanında darbukası ve kafasındaki şapkasıyla bir köşede oturmuş, diğer sokak sanatçısı arkadaşıyla sohbet ediyor. Ona hayat hikâyesini dinlemek istediğimi söylediğimde, beni geri çevirmeden kabul ediyor anlatmayı.

Evi olmayıp sokakta yaşayan 100 bin insandan sadece bir tanesi Faruk. Türkiye’de yaşayan evsizlere devlet tarafından düzenli ve kalıcı bir yardım sağlanmıyor. Kışın çetin geçen zamanlarında, belirli yerde çadırlar kurulsa da; geçici olarak oralarda ikamet etmek, evsiz insanlar için kalıcı bir çözüm değil. Geceleri eğer sokaklarda dolaşırsanız parklarda, bankların üzerinde ya da kaldırım kenarlarında uyuyan evsizler görmeniz kaçınılmaz. Hele ki son zamanlarda artan ekonomik kriz ve işsizlik, bu durumun en büyük sebeplerden ikisi olarak gösteriliyor.

Faruk taburesinin üstünde, bense sırtımı Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nden akıp geçen insanlara dönük bir şekilde yere bağdaş kurup, sokağın köşesinde oturuyorum. Faruk’un şarabına eşlik edeyim diye kendime aldığım bira şişesini açtıktan sonra konuşmaya başlıyoruz. İlk sorumu sorduğumda yanındaki sanatçı arkadaşı “Anlat be Faruk Ağabey” diye sesleniyor.

Hayatının büyük bir kısmını İstanbul’da geçirmiş Faruk. Okul hayatından askerlik dönemine, evliliğinden, üç çocuğunu nasıl kucağına alıp da daha sonra boşandığını tek tek anlatıyor. 18 yaşında evlenerek genç yaşta evlenenler arasında yerini almış:
 “19 yaşımda kızımı kucağıma aldım”

Araya askerlik dönemi girdiğinde bir oğlu, askerlik bitiminde de bir kız evladı daha olmuş. “Kızlarımı özlüyorum” diyor Faruk. Uzun yıllar görüşmediği çocuklarından bahsederken gözlerinin dolduğunu görebiliyorum. Yapılan araştırmalara göre sokakta yaşayan insanların çoğu ailevi, ekonomik ya da psikolojik nedenlerden dolayı sokakta yaşayama başlıyor. Ailevi sorunlar, Faruk’un sokakta yaşamak zorunda kalmasının nedenlerinden. Boşanma sürecinden sonra çocuklarıyla görüşememesini kayınvalidesine bağlıyor.

Boşanma sürecinden sonra İzmit’te 12 sene işletmecilik de yapıyor. Hayatının kırılma noktasını da tam burada yaşamış. Hani “aşk insanı vezir de eder rezil de” demiş ya şair; “Bir kadına aşık oldum, o günden beri işler sarpa sarmış durumda benim için” diyor. 12 sene boyunca aynı yerde çalışmış, aşık olduğu kadın bir başkasıyla evlenince de işi bırakıp İstanbul’a geri dönmüş.

Sokakta ne zaman şarkı söylerken görsem, neşeli bir tavır içinde Faruk. Onu gören bir insanın yanından geçerken asık suratlı olabileceğini düşünemiyorum. Hikâyesinin bu kısmını anlatırken ekliyor:
 “Bakmayın, neşeli görünüyorum ama hayata küsmüş bir insanım.”

Bir hayata kaç aşk sığdırabilir bir insan? Herkesi aynı şekilde sevebilir mi, sormak lazım. Faruk da daha sonrasında kimseye aşık olamamış:
 “Bir kadınla beraber olmak bile zor geliyor bana. Aynı darbeyi ondan da yerim diye korkuyorum.” Aşklarını kelimelerin kollarına bırakıp satır aralarında saklayan onlarca şairden biri olmuş Faruk da. “12 tane şiirim var” diyor. İçlerinden bir tanesini okuması için ısrar edince kıramıyor:

“Ümitsiz aşkımsın sen benim, fakat asıl sevdim ben seni.
Ümitsiz aşkımsın sen benim, kalbime girdin sen benim.
Gayrı şu dünyada ölsem de seveceğim rüzgar okşasın saçlarını.
Gayrı şu dünyada ümitler beklerim ben seni, ama sen beni hiç sevmedin sevemezsin”

İzmit’teki yaşantısının ardından İstanbul’a, ablasının yanına dönmüş Faruk. Üç yıl önce kaybettiği ablasının ardından da yolu İzmir’e, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne düşüyor:
“İzmir’de asker arkadaşım vardı. Bir tek onu görürüm diyerek gelmiştim ama bulamadım, sonra da kaldım.”

Üç sene, bir insan ömründe çok kısa gibi görünse de, yaşadığın yeri tanıyıp dostlar edinmek için yeterli, en azından Faruk için yeterli olmuş. Sokakta bulunan işletme sahibi bir arkadaşı, geceleri orada kalmasına izin vermiş:
“Bana güveniyor. Burada kalıyorum, tek başıma yaşıyorum ve hayat mücadelemi veriyorum. Ben müzik yapıyorum, müzikten kazanıyorum, sokak sanatçısıyım.”

Kıbrıs Şehitleri Caddesi, İstanbul’un Taksim’i, Ankara’nın Kızılay’ı. Özgürlük için, hakların için sokağa döküldüğünde toplanma yeri. Sokak sanatçılarının, işletmecilerin, işine giden insanların, okuldan dönen öğrencilerin, sokağın kanatlarında buluştuğu yer. Faruk sokaktaki gözlemlerini anlatırken, herkesin bir telaşı var diyor: 
“Çoğu işine gidip, işinden geliyor.”

Cadde üzerinde yapılan eylemleri de haklı buluyor Faruk:
“Gezi zamanında çimlerde kurulan çadırlardan bir tanesi de bana aitti. Yine olsa, yine giderim.”

Geçen sene bu zamanlarda, İzmir Müzisyenler Derneği’nin zabıtalara karşı yapılan eylemde de yer aldığını anlatıyor. O eylemde zabıtalara “zabıta kapı dışarı” diye sloganlar atmışlar. O zamanları yeniden yaşıyormuş gibi heyecanlanıp gülüyor:
 “Üç yıllık geçen sürede, hayatımdaki en ilginç andı.”

Bir insana, ‘evinde yaşamak nasıl bir duygu’ diye sorsanız tuhaf kaçabilir. Fakat bu durumda ben, sormak zorunda kalıyorum. Sokakta yaşamayı sevdiğini, burada müzik yapmayı, sokaktan geçen insanların cıvıl cıvıl oluşunu ve onun müziğini dinlediklerinde duyduğu mutluluğu sevdiğini söylüyor.

Cadde, yine her zamanki cumartesi günü kalabalığında. “Buradaki herkesle aram iyi, beni severler, sempatiğim çünkü ben” demişti laf arasında Faruk. Tüm röportaj sırasında yanımıza gelip Faruk’a selam veren, onu dinleyenler oldu. Sokak sanatçılarının müziği, yanımızdan geçen insanların konuşmaları, topuk tıkırtıları ve gülüşmelerin eşliğinde Faruk’un sevdiği kadına ithaf ettiği şarkıyı dinliyoruz. Sonrasında ben sokak arasında bir mekâna geçerken, o cadde üzerinde müziğini yapamaya devam edecek.