Akılda Kalan Geçmiş, Dönmek İçin Sayılan Günler

Dalga sesleri, hiç bir zaman bitmeyen Ören rüzgarıyla kesişiyor (Ören Antik Kent/Anamur)

“Seni sevdiğimdendir gelirim ben bu yere” demiş Birsen Tezer bir şarkısında. Şarkıyı dinlediğim anlarda bu kelimeleri, askeri hava radarından dönüldüğü anda beyaz bir örtünün altında kalmış gibi görünen, sabah sisini daha üzerinden atamamış memleketime ithaf ediyordum. Tabii beyaz olan görüntüsünü sisten değil, muz seralarından alıyor, sis sadece o saatlerde arkadaşlığını esirgemiyor.

On üç saatlik yorucu bir yolculuğu, o beyaz örtünün masmavi ışıldayan denizle birleşmesini seyrederek sonlandırdığımda, Anamur’a her adım atışımdaki mutluluğu yaşıyorum. “Güzel memleket, şanslıyım” diye geçiriyorum içimden. Bir de bu gidişimde Anamur, baharın en güzel anlarını yaşıyor. Dalından koparacağım meyveyi, bahçede bahar güneşinin altında içeceğim kahveyi düşündükçe, mutluluğum arttıkça artıyor. Anamur’un toprağı bereketlidir, “Ne eksen karşılığını verir, kimseyi aç bırakmaz” demişti bir gün biri. Kışın çakıl taşlarına uzanırken, denizin gelgitleriyle konuştuğunda, havası üşütmez, yazınsa o denizin suyu bile serinletemez seni. Mersin’in ilçesi olduğundan, adını sıklıkla herkes duymaz Anamur’un. Bir ihtimal, bundan birkaç sene önce, belediye başkanının Suriyeli mültecilerle ilgili yapığı açıklamada kendini hatırlatmış olabilir. Bense bunun gibi ikinci bir hatırlatmayı, sosyal ağlarda gezinirken yapılan bir açıklamada yeniden görüyorum.


Adına ‘Arap Baharı’ dedikleri domino etkisi Suriye taşını düşürdüğünde, Türkiye’ye gelen Suriyeli mültecilerden bazıları da Anamur’a geliyor. Bundan iki sene önce belediye başkanının, “Onlara tabii ki kucak açacağız, ama devletimizin açtığı çadırlı kentlerde” açıklamasını, sabah haberlerini izleyen vatandaşlar görmüştü. Geçen iki yıl içinde Anamur’da Suriyeli gördüğümü hatırlamıyorum. Ta ki dedemin bu yaz kısmı felç geçirmesinin ardından, fizik tedavisinde akupunktur uzmanı Suriyeli bir doktordan yardım alınana kadar. Yarı yıl tatilinde eve gittiğimde, tedavi sırasında karşılaştığım Samir doktorun hikâyesini, yine belediye başkanının ilçeye bu sefer çalışmak için gelen Suriyelilerle alakalı yaptığı açıklamasından sonra dinliyorum. Yani doktorla karşılaşmamın üzerinden iki ay geçtikten sonra.

Baharla birlikte çiçeğe durmuş ve benden hemen hemen iki yaş büyük avokado ağacımızın koruyucu gölgesinde, bahçede doktorun gelmesini bekliyorum. Hafif de olsa bahar esintisinin cazibesine kapılıp, saçıma düşen bebek avokadoları temizlerken Samir doktor geliyor. Biraz soluklandıktan sonra yazacak olduğum hikâyeye başlıyoruz:
“Hiçbir insan yerinden yurdundan ayrılmak istemez. Vatanı, yurdu hiçbir yerden iyi olamaz.”

Cümleyi kurarken gözü yolda, bir şeylerin özlemini duyduğunu anlamak zor olmuyor. Geride bıraktığı ailesi ve başka ülkelere gitmek zorunda kalan kardeşlerinin de, kendisi gibi düşündüğünü söylüyor. Normal şartlarda alınan iyi bir eğitimin ardından, sıraya iyi bir iş konulur. Kimi için sonrası, düzenli bir aile yaşantısı derken, hayat tıkırında gider durur. Humus’da bulunan Albaath Üniversitesi’nde Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon okuduktan sonra, Lübnan’da tamamlanan yüksek lisans, yerini yine Humus’da kurulan fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezine bırakıyor. Buraya kadar Samir doktor hayatını ‘tıkırında’ götürmüş. Ardındansa, ‘anlatsam roman olur’ kısmı başlıyor.

İlçenin sahil tarafında, bir aparman dairesinde yaşıyor Samir. Yaşadığı yeri görmeye gittiğimizde, elinde bebek arabası yanında küçük çocuğuyla apartmandan çıkan Suriyeli bir kadının sıcak gülümsemesiyle karşılaşıyorum.

“Komşuda pişer, bize de düşer” derler. Suriye’de yaşanan iç savaş başladığı günden beri, gündem maddelerinden biri de hep bu oldu. Dolayısıyla savaşın nedenleri ve gelinen son nokta, az çok Türkiye’de yaşayanlar tarafından biliniyor. Hayattaki her şeyde olduğu gibi, buz dağının görünmeyen kısmı Samir’e göre; Suriye’nin güneybatısında bulunan Deraa şehrinde orta öğretimde okuyan üç çocuğun, Mısır’da yapılan hükümet karşıtı gösterilerden etkilenerek okul duvarına ‘halk başkan istemiyor’ sözünü yazması ve güvenlik güçleri tarafından bu çocukların parmaklarının kesilmesi. Önemli aşiret ailelerinin yaşadığı bölgede, güvenlik güçlerinin çocukları geri vermemesi ve Deraa İstihbarat Başkanı Atıf Necib’in Beşar Esad’ın kuzeni olması da, olayın şiddetini üst seviyelere çıkarmış. “Olayın duyulmasının ardından gösteriler başlıyor” diyor Samir Doktor:
“Namazdan çıkıyoruz, sonra birkaç kez ‘Allah-u Ekber Deraa’ diyoruz. Ne Beşar Esad’ın adı, ne de başka bir şey. Sadece Deraa.”
 
Gösteriler sırasında kendilerini takip eden polislerin herhangi bir durumda ateş edebilmeleri, Samir’in bir arkadaşının ölümüne neden olmuş. Onun ‘şehit’ düşmesinin ardından gösterilerin arttığını ve şiddetlendiğini anlatıyor. Halkın giderek fakirleşmesi, devlet rejiminin baskıcı ve demokratik olmaması da, buz dağının görünen yüzüydü. Üniversite’de hocalık yaparken, son seçimde sandık başkanlığı görevi yapıyor Samir. Sandık sonuçlarından ya hayır, ya da evet çıkacak. “Zaten yönetimin karşısına da, onları korkutan kimse çıkamadı” diyor. Seçim bittikten sonra, sandıkları açmadan hepsine yüzde yüz evet yazmış:
“Orada istihbaratlar var. İki tane hayır bulursam, o insanlar ve ben evimize zor döneriz. Bu zamana kadar sesimizi çıkaramamamızın nedeni buydu, tek partiyle yaşamayı kabul etmiştik.”

“Demokrasi yok, insanların söz hakkı yok, devlet yönetimi çok sert. Hükümete yakın olanlar zenginken, kalan kısım da fakir” diyor Samir. Şeklen çok partili bir yönetim gibi görünse de, Baas diktatörlüğünün hüküm sürüdüğü Suriye’yi, “Cumhurbaşkanı hariç kimsenin söz hakkı yok. Düşünsenize, ben üniversiteye gidene kadar başbakanın adını bilmiyordum, çünkü önemli değil” diye anlatıyor ve gülerek ekliyor: “Başbakan ve bakanlara da ‘alkış insanları’ diyoruz. Gidiyorlar bir konferansa alkışlıyorlar sadece.”


Başından güzel bir olay geçtiğinde, bunu insanlara anlattırması kolay. Zaten kendileri de keyifle anlatacaklardır. Bu sohbetteyse, soracağım sorulara dikkat etmek zorunda kalıyorum. Ayakyalın sokaklarında oynadığın, ilk aşkını orada tanıdığın, evim dediğin topraklardan kaçmak zorunda kalmak, anlatması zor bir hikâye. Cuma namazının ardından yapılan gösterilere de katılıyor Samir. “O zaman bizde silah yok, göstericilerin çoğu da üniversite öğrencisi” diyor. Güvenlik güçlerinin göstericilere saldırısında yaralananları, kendi rehabilitasyon merkezinde tedavi ettiği için fişlenmiş. Emniyet tarafından ‘teröristleri’ tedavi ettiği gerekçesiyle arama kararı çıkartılınca, 2011 Nisan’ında sekiz doktor arkadaşıyla birlikte Humus’dan çıkmak zorunda kalmışlar.


Kuşların seslerinin cıvıl cıvıl duyulmaya başladığı zamanlarda, nereye gideceğini bilmediği bir yolculuk başlıyor Samir Doktor için. Türkiye sınırını geçtikten sonra, Hatay Dört Yol’da bir süre kalıyor. “Türkiye’de kalmayı hiç düşünmemiştim, Arabistan’a kardeşlerimin yanına gidecektim” diyor. Arkadaşları da, ‘parayı veren düdüğü çalar’ misali, İzmir üzerinden tehlikesiz bir şekilde Avrupa’ya geçiş sağlıyor. Son dört yıldır denizde yaşamını yitiren mültecileri sorduğumdaysa, “Onların da başka çareleri yoktu” diyor Samir. Hatay’da kaldığı sıralarda bir lokantada yemek yerken, boynu tutulan adama yaptığı masaj kulaktan kulağa yayılınca, Osmaniye’de bir hastane sahibinden kendileriyle çalışmaları için teklif alıyor. Fakat hastanenin kısa süre sonra batmasıyla oradan ayrılıp, Kilis sınırına yakın bölgede kurulan bir hastanede, ‘Sınır Tanımayan Doktorlar’la çalışmış Samir. “O zamanlar bölge, muhaliflerin elinde. Biz de onlara yardım ediyorduk” diyor:
“Zaten sünni demek, ‘sen muhalifsin, alevi demek, Esad’cısın’ demek.”

İnsanoğlu yüzyıllardır, kimliklerinden ötürü birbirlerini ayrıştırmaktan vazgeçemedi. Bunun getirdiği acılardan hiç ders almadı:

“Ben hiç istemedim bu şekilde konuşmayı. Hatta 2014’e kadar, ‘onlar sünni, onlar alevi’ diyenlere, ‘söyleme, onlar bizim kardeşlerimiz’ diyorduk. Artık böyle diyemiyoruz.”

Kendi arkadaşlarından da muhaliflere katılan olmuş. Öğretmen bir arkadaşının yanında, kardeşini öldürmüşler. “Suriye’yi bırakmadı, muhaliflere katıldı, olay kan davasına döndü” diyor doktor. Sınır Tanımayan Doktorlar arasında geçirdiği süre, IŞİD’in bölgeyi ele geçirmesinden sonra bitiyor ve birkaç arkadaşıyla birlikte Türkiye tarafına tekrar geçiyor Samir.

Okyanuslar içindeki mücadelesinden sonra, kara görünüyor doktor için. Sınırı son kez geçtikten sonra, hayatının son dört yılını oluşturan Anamur’a ait süreç başlıyor. Osmaniye’de tanıştığı bir doktor arkadaşının, Mersin’in ilçesinde bulunan bir hastanede çalışma teklif etmesi, Samir’i beyaz şehir Anamur’a getirmiş. Tabii Osmaniye’de kaldığı süreç içinde Türkçe’yi öğreniyor. Anamur’da başından geçen evlilik sayesinde de, Türkçesini ilerletiyor doktor: 
“İki yıl evli kaldık. En son anlaşamadık, farklı bakış açılarımız vardı ve ayrıldık. Bir de aynı hastanede çalışıyorduk, o yüzden ben ayrıldım hastaneden.”

Hastaneden ayrıldıktan sonra da, serbest çalışmaya başlıyor Samir. Yaz tatili bitip de okula döndükten sonra, ailemle telefonda konuşmalar sırasında ‘Suriyeli bir doktor’ olarak geçiyor Samir’in adı. Sonrasında uyguladığı tedavi sırasında karşılaşsak da, sohbet etmek bu zamana kalıyor. Bu süreçler içinde Anamur’a gelen tek Suriyeli, Samir doktor değil. Türkiye’nin belli bölgelerine dağılan Suriyeli sığınmacılardan şanslı olanlar, küçük ama bereketli toprakların yolunu buluyor. Bu bereketin karşılığında yevmiyeci olarak çalışmak zor. Bölgenin en önemli iki geçim kaynağından muz serasının içi, lüks bir otelin saunasının sıcaklığından farklı değildir, hele kıyafetlerine damlayan ‘muz tetirini’(açık kahverengi leke) hiç geçiremezsin. Doktorun daha sonra yanına gelen 16 yaşındaki kuzeni, Anamur’a geldiğinde serada çalışmaya başlıyor. Hem dil bilmediğinden hem de göz kayması rahatsızlığı olunca, Avrupa’nın yolunu tutmuş:
“Çalıştı biraz muz serasında, ama rezil oldu. Gözlerinde de kayma vardı, dört ay yanımda kaldı. Daha sonra Avrupa’ya gitmesi için yardımcı oldum.”

“Ailesine kol kanat geren insanların sorumluluğunda, bölgeye gelen Suriyeli vatandaşların her şeyiyle elimden geldiği kadar ilgileniyorum” diyor doktor. Hatta çoğu zaman Samir’i arayıp, günlük çalışacak Suriyeli olup olmadığını bile soranlar oluyormuş. Durum böyleyken, Anamur Belediye Başkanı’nın yaptığı açıklamaları da talihsizlik olarak değerlendiriyor. İlk başlarda ufak tefek sıkıntılar çıksa da, bölge halkı Suriyelileri kabullenmiş durumda:
 “Şu ana kadar kimsenin komşularından şikâyet ettiği duymadım, üstüne onlar da birçok konuda yardımcı oluyorlar. Burada da beni kabullendiler, arkadaşlarım var. Gurbette çok tanıdık olunca, bu acı hafifliyor. Bir de çok şükür, herkes memnun benim yaptığım işten.”

Türkiye’nin kapılarını açarken uyguladığı politikayı yanlış bulsa da, “Ben buraya sığındım, nankör de olmak istemiyorum” diyor:
“Kontrollü bir şekilde alım olsaydı, hem halktan bir tepki olmaz, hem de gelenler için sıkıntı yaşanmazdı.”

Gece silah seslerinin arasında, belki de hayatının en güzel zamanlarını, evini geride bırakarak çıkmak zorunda olduğun bir yolculuğun hissini anlamaya ve anlatmaya kelimelerimin yeteceğini düşünmüyorum. Bu yüzden anlayabildiğim tek şey, Suriyeli mültecilerin birçoğunun dediği “savaş biter bitmez evimize geri döneceğiz” cümlesi. Samir’de geri dönecekler arasında:
“Savaş bittiği gece geri döneceğim. Benim borcum var, biz kaldıracağız tekrar ülkemizi.”

Savaşın biteceğine dair inancı olup olmadığını sorduğumda hiç tereddütsüz, “Tabii ki var” diyor. İnsanı ayakta tutan şeylerden en kuvvetlisini almış kendisine: UMUT. Koca bir ülke tarafından kimi zaman ‘istenmeyenler’ olarak nitelendirilmelerinin mağrurluğunu ben yaşarken, Anamur’un samimi ve sıcak bahar havası bu durumu biraz olsun telafi ediyor. Sohbetimiz sırasında durmadan çalan telefonuna baktıktan sonra, hastalarının kendisini beklediğini söyleyerek kalkıyor. Bense, rüzgârın getirdiği bahar kokularını içime çekerken, kafamda binlerce düşünceyle misafirimi yolculuyorum.