
Dar Sokakların Issızlığında, Dünyayı Kucaklayan Bir Yahudihane Hikâyesi
Anafartalar Caddesi’nden adımımı ilk attığım zaman, korna sesleri ve insan sesleri birbirine karışıyor.
Daha girer girmez kendimi yorgun hissetmeye başlıyorum. Tarihi Basmane Fırını’nda soluklanmak için oturuyoruz. Birden kahvaltı yapmadığımız aklımıza geliyor:
“İki boyoz ve iki çay alabilir miyiz?”
Kahvaltımızı yaparken, etrafa kulak misafiri oluyorum. Seçtiğim kelimeler genellikle Arapça ya da Kürtçe oluyor. Birkaç fotoğraf çekiyorum ve fotoğraf çektikçe, yorgunluk yerini keşfetme arzusuna bırakıyor. Fırının karşısındaki sokaktan giriyorum. Sadece gözlem yapmak için geldiğim Basmane’de, bilmediğim hayatlara dokunacak olmanın hissi heyecanlandırıyor.

Sokakta iki kere gidip geliyorum. Bakkalından, lokantasına bütün esnaf Arapça tabelalar asmış dükkânlarına. Bir de her yeri saran ‘can yeleği’ satıcıları. Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya geçiş kapısı olarak gördüğü İzmir’de, ayakkabıcısından simitçisine, esnafından işportacısına kadar herkes can yeleği satıyor.
Tekrar fırına döndüğümde, Çaycı Osman’la denk geliyoruz. Mültecilerin daha çok hangi otelde kaldıklarını soruyorum. O da yine, fırının karşısındaki sokağı gösteriyor. Bir kere daha adımımı atıyorum aynı yere. Osman Ağabey’in çay ocağının yanındaki çıkmaz sokağa giriyorum. Sağda bir tabela: Ahmet Otel
Ahmet Otel, İzmir’in eski mimarisini yansıtan bir yapıya sahip. Aslında 19. yüzyıldan kalma bir Yahudihane olan otel, zaman içinde el değiştirmiş ve şu anda Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapıyor.

İçeri girdiğimde, ortasında su akmayan bir çeşmenin olduğu büyük bir avlu çıkıyor karşıma. Meraklı gözlerle etrafımı incelemeye başlıyorum. Alt katında beş tane kapı saydığım, iki katlı bir kortejo burası. Her biri farklı bir ailenin odasına ve farklı hikâyelere açıyor. Fotoğraf çekmek istiyorum fakat Basmane’de kalan mülteciler fotoğraflarının çekilmesinden o kadar sıkılmış ki, bu fikri erteliyorum hemen.
Otelin sahibini soruyorum birkaç kişiye. Fakat Arapça bilmediğimden biraz zorlanıyorum. Derken otelin sahibi Deniz geliyor. Kendimi tanıtıyorum ve laflamaya başlıyoruz. Suriyeli mültecilerin gelişiyle işlerinin nasıl etkilendiğini ve otelin şu anki durumunu anlatıyor:
“Mesela burada bir haftalıkçı 350–400 lira alıyorsa, Suriyeliler 150–200 liraya çalışıyorlar. Onlar için kötü ama biz ticaret yapanlar için iyi bir durum, para kazandık onlardan. Odaların fiyatları 50 liraydı, 100 lira yaptık. Bir odada 8 kişi kalıyorlar. Suları, elektrikleri falan derken bize zaten o fiyata geliyor. Türkler kaldıkları zaman bu kadar masraflı değiller. Ama Suriyeliler bir odanın içinde 8–10 kişi kaldıkları zaman, yatakların batması, çocuklar falan derken masraflı oluyor.”

Sohbetimize ara verip, aşağı katta dolaşmak istediğimi söylüyorum. Otel o kadar kalabalık ki, bir odaya zar zor atıyorum kendimi. İçeri girdiğimde, nem ve eski tahta kokusu alıyorum sadece. Duvarların büyük bir kısmı bakımsızlıktan dökülmüş, üzerine bastığım parkeler ‘ne olur artık basmayın’ dercesine gıcırdıyordu. Odadan içeri girdiğimde gördüğüm ilk şey, iki Suriyeli kadının bir yatakta beraber konuşup gülüştüğü. Selam veriyorum gülümseyerek, onlar da içtenlikle cevap veriyorlar bana.
Biraz daha bakınıyorum etrafa, ama odalara girerek huzurlarını kaçırmak da istemiyorum. Sağıma döndüğümde bir anne ve baba, bebeklerinin ağlamasını dindirmek için çırpınıyorlar. Meğer tahtakurusu ısırmış bacağını, ilaç sürüyorlar acısı dinsin diye. Deniz Bey geliyor yanıma tekrar, fotoğraf çekmek isteyip istemediğimi soruyor. İçerisi kalabalık. “Önce onlara soralım, isterlerse tabii ki” diyorum. El hareketleri ve mimikleriyle anlaşıyor Deniz misafirleriyle. Ve çok zorlanmadan alıyoruz izni.

Deniz Bey’e ve orada kalanlara teşekkür edip çıkıyorum otelden. Çocuklar hala kapının önündeler. Hiç yorulmadan, durmadan koşuşturup duruyorlar. Üçü de elimdeki fotoğraf makinesini görüp, o büyük kapının önüne diziliyorlar. Konuşmuyoruz ama anlıyoruz birbirimizi: “Bizi de çeker misin?” Kocaman gülümsüyorlar bana. Aynı dili konuşmuyoruz belki, ama aynı dilde gülüyoruz çocuklarla.
Tarihi Basmane Fırını’na geri dönüyorum otelden çıkınca. Benim için büyük şans olan Orhan Beşikçi’yle denk geliyoruz. Beşikçi, kent tarihçisi ve aynı zamanda bir yazar. Daha biz bir şey sormadan anlatıyor Yahudihaneleri ve Ahmet Otel’i:
“Ahmet Otel, otelcinin adıyla anılıyor şu anda, ama isimler önemli değil. Önemli olan, eski İzmir mimarisini yansıtan, 19. yüzyılın ortasında inşa edilmiş ve kenarda köşede kalmış tarihi bir yapı, kortejo. Şu an kaderine terk edilmiş vaziyette. İçerisinde insan olması, kaderine terk edilmiş olmaması anlamına gelmiyor, çünkü restorasyonu yok. O binanın etrafında eklektik bir takım melez yapılar da var.”
Sadece Yahudihanelerin değil, eski İzmir mimarisinin örneklerinden olan birçok ev de, Suriyeli mültecilerin buraya gelmesinden sonra otele çevrilmiş durumda. Beşikçi, bu durumun mültecilerin sağlık sorunu yaşamasına neden olduğunu da söylüyor:
“Bu kadar göçmen sayısına oteller yetersiz kaldığı için; kentin uyanıkları, sağlık koşullarına uymayan atölyelerini, depolarını, otel ve pansiyon yaptılar. Otel ve pansiyon, kurallar gereği yapılır, belediyeden izin alınır. Burası bir yangın geçirirse, bu otelde insanlar nereden çıkacak, sağlık koşulları uygun mu değil mi diye bakılır. Hepsi kaçak. Burada çakma otelciler türedi, öyle bir tane on tane değil, yüzlerce. Şimdi, sağlık koşullarına uygun olmayan tuvaletleri ve duşları ortak olarak kullanılan bu mekânların sağlığa uygun olması lazım.”
Gittiğim oteldeki durumu anlatmama kalmadan, o otelin ne gibi sorunları olduğunu söylüyor Beşikçi:
“Bu bir kent trajedisi. Basmane semt olarak bir annedir, hep kucaklar. Basmane’de kimse aç kalmaz; kenarı, kuytusu, her tarafı koruyucudur. Ama semtlerin de bir kapasitesi var. Basmane, İzmir’in kültür varlıklarının en zengin olduğu yer. Camileriyle, mescitleriyle, hanlarıyla, sinagoglarıyla, kiliseleriyle çok önemli bir yerdir Basmane. Mimaride bozulmalar var. Yani eski bir İzmir evi, otel ve pansiyon haline getiriliyorsa, onun iç mimarisinde ciddi bozulmalar vardır. Melezleştirmeler vardır. O kadar insan için yeni tuvaletler inşa ediliyor, yeni duşluklar yapılıyor. Kaçak ekonomi cirit atıyor burada.”
Şu an İzmir’de bulunan çoğu Yahudihanede geçimini sağlamaktan zorluk çeken İzmirliler, ya da Ahmet Otel gibi otele çevrilenlerinde Suriyeli mülteciler kalıyor. Orhan Beşikçi, yaşam şartlarının buralarda çok zor olduğunu söylüyor:
“İzmirlilerin Yavuthane dediği mekanlarda, yoksul Yahudi aileler yaşadı. Buralarda geleneklerini sürdürdüler. Mutfak, banyo, tuvalet gibi alanların ortak kullanıldığı kortejolarda yaşam kolay değildi. Sefarad Yahudilerinin İspanya’dan göç etmesiyle birlikte ortaya çıkan konut açığı, deprem ve yangınlar nedeniyle daha da arttı. İzmir, deprem ve yangın gibi mal ve can kaybıyla sonlanan felaketleri yaşadı. Günümüzde Yahudihanelerde yaşayan Yahudi aile kalmadı. Tilkilik, Agora, İkileşmelik, Mezarlıkbaşı semtlerinde bulunan Yahudihanelerin çoğu, yangın ve depremlerle yok oldu. Ayakta kalmayı başarmış harap vaziyette olanlarda kalan yoksul insanlar, dünden daha da kötü koşullarda yaşamaya devam ediyorlar”
Atilla İlhan’ın ‘kırık çocukluğunu götürdüğü’ Basmane’nin sokakları, babamın daha çok küçükken elimden tutup ‘haydi oyuncak almaya gidiyoruz’ dediği sokaklarla aynı. Ya da annemin alışverişten çok keyif aldığı, ağabeyiminse her seferinde biraz ürkek ama çok mutlu olarak döndüğü sokaklarla da. Fakat şimdi baktığım gözlerle Basmane, sadece benim tarihim değil, tüm dünyanın tarihi.