Apollo tapınağına bir ağıt — Libanios

Yilmaz Guleryuz
May 5 · 6 min read

, MS.314–363 tarihlerinde Antakya’da yaşamıştır ve dönemin en meşhur hatiplerinden biridir. Hiristyanlığın yaygınlaşmaya başladığı dönem olmasına rağmen çok tanrılı Pagan inanışından vazgeçmemiştir. Nice öğrenciler yetiştirmiş olmasının yanısıra, ardında pek çok eser bırakmıştır.

Burada yayınlanan ağıt, evrilip çevrilmiştir.

Okuyun, okutun…

Önsöz

Antakya’nın yanı başında yer alan Defne bölgesindeki Apollo tapınağı, MS.362 yılında yıkılmıştır. Öyle ki bu felaket, aziz Babylas’ın naaşı Antakya’ya getirilip defnedildikten sonra meydana gelmiştir.
Chrysostom, aziz Babylas için yazdığı birinci söylevinde bu olaya şöyle değinmiştir; “Naaş şehre varır varmaz, gökyüzünden bir yıldırım düştü ve hem heykeli hem de tapınağı yerle bir etti.”
İmparator Julian da “bu yıkımın semavi güçten geldiğini” biliyordu; fakat buna rağmen, Misopogon eserinde “tapınağın yıkılmasının sebebi, ihmalkarlık ve dinsizlerin küstahlığıdır” demiştir.

Aziz Babylas’ın naaşı defnedildikten sonra da, Apollo’nun kahini törenlere ve kehanetler vermeye devam etti. Ve hatta imparator Julian’ın emriyle tapınağın etrafına harikulade sütunlar yapıldı. Fakat, 362 senesinin 22 Ekim gecesinde, her tarafı sarmalayan alevler hem bu kadim yapıyı hem de heykeli yerle bir etti. Alelacele oraya giden Julian’ın çabaları da nafileydi…

Bu yangın, o dönemin Hıristiyanlarına göre tanrısal öç olarak atfedilmiş; Julian ise bu felaketin sebebini, Hıristiyanların bağnazlığına ve hoşgörüsüzlüğüne bağlamıştır. Tapınaktan sorumlu olanların da bağnazlarla işbirliği yaptıklarından şüpheleniyordu. Fakat, her türlü işkenceye rağmen kimseyi suçlamadılar. Bunun aksine, alevin gökyüzünden geldiği iddiasında ısrar ettiler ve o gece yakınlardan geçmiş olan bazı köylüler de gökten düşen bir alev topu gördüklerini ileri sürdüler. Oysa ki, o gece gökyüzü bulutsuzdu ve sakin bir hava var idi.
Fakat, Julian, misilleme yapmak için veyahutta Hıristiyanların muzaffer olmalarına müsaade etmemek için, Antakya’daki kiliseyi kapattırma emri verdi ve kilisenin tüm mal varlığını imparatorluk hazinesine aktarttı. Bkz. La Bleterie

Defne’deki yangında yanıp kül olan Apollo tapınağına bir ağıt

Benimki gibi gözlerinin feri sönmüş olan sevgili hemşehrilerim, ne yazık ki, kadim şehrimizin güzelliğine methiyeler dizemeyeceğiz artık… [1]

Şimdilerde bizimle savaş halinde olan Pers Kralı’nın atalarından biri, eski zamanın birinde, şehrimizi kalleşçe işgal edip yakmış, elinde salladığı meşaleyle aynı şeyi Defne’ye yapmaya hazılanıyorken, yüce Apollo’nun ihtişamı önünde saygıyla eğilmek zorunda kalmıştı. Böylece, nur saçan tanrının inayetiyle öfkesi dinmiş ve orayı da yakmaktan vazgeçmişti. Oysa ki, bize karşı sürdüğü bir orduyla gelmiş olmasına rağmen bu tapınağa zarar vermemişti, o büyüleyici güzellik ve ihtişam onun barbarca öfkesini dindirmişti.

Fakat şimdi, söyle bana ey yüceler yücesi, kimdir ve nereden gelmiş bir haindir böyle bir işe kalkışan, nice orduların bile zarar veremediği ihtişamı kalleşçe ateşe vermeye cüret eden? Şiddetli fırtınalarla değil, sakin ve bulutsuz bir gökyüzü var iken harap edildi tapınağımız.

Yüce Apollo, şimdiye kadar, nice kurbanların kanının aktığı sunaklarınla, Defne’nin daimi ve özenli koruyucusu oldun; tapınağının hor görülmesine ve dışarısını bezeyen süslerin koparılıp atılmasına bile aldırmamıştın.

Senin adına nice koçlar ve boğalar kurban edildi; bir İmparator’un mübarek dudakları ayaklarını öpmüştü; kutsadıkların seni ve sen ise gözettiklerini görmüştün.
Ve sonra da, bir cesete ait nefret dolu muhitten rahatsız olup, ibadetin orta yerinde çekilerek kendi içine kapanmıştın.

Tapınaklara ve tanrılara hürmet eden insanların, gelecekte bizlere de saygı duymasını nasıl bekleyebiliriz ki artık!

Ey Jüpiter (Zeus), böyle dertlerle aklımız yorgun düşmüşken dermanından da mahrum olduk!

Kargaşadan uzak, öyle saf ve huzurluydu ki Defne bölgesi! Ve tapınağın kendisi daha da saf idi! Doğanın elleriyle işlenen bir liman içindeki sığınak gibiydi; son derece sakindi ve içinde muazzam bir sükunet barındırıyordu.
Kimler hastalığına derman bulmadı ki orada? Korkularından ve acılarından arınan niceleri… Ve ne çok dualar edilmiştir kutsanmak için.

Çok geçmeden, Olimpiyat oyunları düzenlenecek [2]; her sene düzenlenen ve farklı memleketleri toplantıya çağıran festival; o şehirlerden yine gelecekler elbette, Apollo adına kurbanlar da getirecekler beraberlerinde.

Ne yapacağız o zaman? Nerelere saklayacağız kendimizi? Hangi tanrı açacak kapısını bizim için?
Ne habercilerin çağrıları ne de davul zurnanın coşkusu fayda etmeyecek, gözyaşından başka neye yarar ki?
Durmaksızın ağıtlar yakmamıza sebep olan bu korkunç felaketten sonra, Olimpik festivali kim düzenleyebilir ki?

Boynuzlu yayımı getirin bana! [3]

diye söyler trajedya. Ben de kahin bir edayla şöyle devam ederim,

Böylece, saldırıp yok edebileyim,
O aşağılık kundakçıyı!

Ey dinsiz imansız! Ey soysuz günahkar! Ah o lanet olası ellerin!

Lynceus’un kardeşi Tityus veya Idas’tı bu elbette, [4] devasa cüsseli okçu değil, ama tanrılara karşı öfke duymaktan başka bir şey yapmamış olanıydı bu.
Tanrılara haince saldıran Aloeus’un oğulları gibi, [5] fakat sen ey Apollo; uzak diyarlardan fırlattığın oklarınla tam kalbinden vurmuştun onu.

Ah Telkhin’in [6] aşağılık elleri!
Ey her şeyi harap eden alevler!
Nereleri yaktın öncelikle? Nerede başladı bu felaket?

Üst kısımdan başlayıp içerilere mi yayıldı? Başının üzerindeki taçtan yüzüne, elindeki kaseye veya aşağıya uzanan kaftanına mı? [7]

Ey ateşi savuran Volkan (Vulcan), her ne kadar nice keşiflerinden ötürü minnettar olsan da bu tanrıya, yine de dindirmedin her şeyi mahveden alevleri.
Ve hatta, yağmurların da hakimi olan Jüpiter (Zeus) bile yağdırmadı rahmetini alevlerin üzerine. Oysaki, Lydia kralının cenaze alevlerini söndürmüştü yağmurlarıyla. [8]

Buna teşebbüs edenin aklından ne geçiyordu? Nedendir bu ihtiyatsızlığı? Hiddetini nasıl dizginleyebilirdi? Tanrının güzelliğine hürmet ederek vazgeçer miydi acaba o lanet olası eyleminden?

Ah sevgili hemşehrilerim, tanrı, o güzel heykelinin hayalini getiriyor gözlerimin önüne şimdi. Görünüşündeki memnuniyet, teninin narinliğini işleyen mermer ve kaftanını bezeyen altından yapılmış kuşak göğsü üzerinden salınıyor ve güzelce giyinmiş bezenmiş haliyle duruyor tapınağın içinde.

İhtişamıyla ışıldayan o muazzam heykel hangi insana huzur vermez ki?

Öyle ki, tanrı, sanki şarkı söylüyor bir haldeydi; veyahutta bir akşamüstü arp çalıyordu. Şarkısı ise yeryüzüne adanmıştı, bir bakireyi bağrına basarcasına açılmış halde olana ve tanrı, altın bir kaseden toprağa şarap sunuyordu.

Bir seyyahın dediğine göre, alevler yayılmaya başlayınca, Defne’nin koruyucusu olan tanrının rahibesi paniğe kapılmış; bağrına vura vura haykırmaya başlamış, sesleri ormanda yankılanarak ta şehre kadar ulaşmış, böylece her yere dehşet ve korku salmıştı.

Gözleri henüz uykuya dalmış olan prens ise, korkunç haberi alır almaz yatağından fırlamıştı. Alelacele yola koyulmuş, daha hızlı varabilmek için ah keşke Merkür’ün (Hermes) kanatlarına sahip olsaydı diye içerleyen bir halde, olanları incelemek için oraya gitmişti. En az tapınak kadar yanıyordu yüreği.

Çatıdaki kirişler yıkılmıştı bile, altındaki alevler savrularak etrafındaki her şeyi yakmıştı; Apollo’nun büstü çatıya yakın olduğundan ötürü hemen yıkılmıştı; tapınaktaki diğer işlemeler de, mermerden yapılmış güzelim sütunlar da nasibini almıştı alevlerin gazabından.

Çaresiz gözlerle olanları izleyenler ağlıyorlardı, ellerinden bir şey gelmiyordu, gemi enkazına kıyıdan bakanlar gibi ağlamaklı gözlerle izliyorlardı felaketi.
Irmağı terkeden periler acıyla haykırdılar; pek uzakta olmayan Jüpiter de (Zeus), onuru lekelenmiş oğlunun yasını tutuyordu; ormanları mekan eylemiş nice periler de ağıtlar yakıyorlardı.
Şehrin merkezindeki, ilham perileri’nin (Muse) lideri Calliope’nin [9] gözyaşlarından aşağı kalır yanı yoktu… [10]

Bana karşı merhametli olasın şimdi ey Apollo. Chryses bile senin adını anarak, Yunanlılara karşı emsalsiz bir intikam yemini etmişti, “gece gibi karanlık” bir halde. [11]

Uzun zamandır, senin adına adaklar kurban ediyorduk, tapınağını gözetliyor ve bozulan yerlerini tamir ediyorduk, oysa ki şimdi ibadetimizin gayesi çalındı elimizden. Bir damadın, çiçekler ve çelenklerle süslenmiş olan düğününe giderken ansızın ölmesi gibi…

~ Çeviren & Derleyen: Zeus Baba / 2018 ~


  1. Antakya’nın ihtişamı ve güzelliğine dair, Philostratus’un ‘Tyanalı Apollonius’un Hayatı’ isimli kitabının 1inci cildine bakınız. “Apollonius, ihtişamlı Antakya’ya geldi” diye anlatarak, ona Defne’deki tapınağı da ziyaret ettirmiştir.
  2. Antakya’nın Olimpik oyunları. Gibbon’un kitabında bahsedildiği üzere; Yakınlardaki arsalar üzerine, Elis’ten alınan özel izinle inşa edilmiş bir Stadyum var idi. Olimpiyatlar orada düzenlenirdi.
  3. Bkz. Euripides’in Orestes isimli eseri.
  4. Latona’nın ırzına geçmeye kalkışan Tityus’un üzerine, Jüpiter’den gelen bir şimşek düşmüştür. Bkz. Odysseia ve Aeneid. Iliad’ta anlatıldığı üzere, Idas, Apollo’ya karşı yayını gerdirmiştir.
  5. Othus ve Ephialtes isimli devler. Bkz. Aeneid.
  6. Diodorus Siculus’un eserinde; Rodos adasında yaşamış olan Telkhines milletinin, mucit ve zeki olmalarına rağmen kötü bir itibara sahip toplum olduğundan bahsedilmektedir.
  7. Gibbon’un eserinde anlattığı üzere; Tanrının devasa heykeli, tapınağın neredeyse tümünü kaplamaktaydı. Öne doğru hafif eğilmiş, elindeki altın kaptan toprağa şarap sunar şekilde resmedilmişti; sakin ve güzel olan Defne’yi ona vermesi için mübarek toprak anaya yalvarır gibi bir haldedir.
  8. Bkz. Herodotus 1inci cilt, Croesus’un Apollo’dan yardım dilemesi; Julian bu mucizeyi Jüpiter’e (Zeus) atfetmektedir.
  9. Bu bölüm, ilham perilerinin lideri Calliope’nin, Antakya’nın merkezinde yer alan heykeline refere ediyor olsa gerek. Libanius, 737inci mektubunda, bu heykeli, Rufinus’un büyük büyük dedesinin diktiğinden bahseder.
  10. Yazının orijinalinde bir eksiklik olsa gerek.
  11. Bkz.İliad, 1inci cilt.

ZeusBaba

Ölümsüz Eserleri ~ Eviren-Çeviren-Paylaşan ~

Yilmaz Guleryuz

Written by

Antifragile developer with #LearnMakeShare philosophy! ⚡️

ZeusBaba

ZeusBaba

Ölümsüz Eserleri ~ Eviren-Çeviren-Paylaşan ~