Şairin Foto-Romanı

Şiirin, Siyasal (olan) ile giriştiği ilişki, bizim kültürümüzde aşamalı olarak şiiri çoğunluktan yana kılma işidir. Çoğunlukla şair, bizde, her modern şair gibi, Hiçlikle girdiği o katrankara zift doğasının farkındadır {{dil, irreel olana yetmez}}. Yersiz yurtsuzlaşma, göçebelik, kılavuzsuzluk, ipini koparma => aşkınlık ve sonunda da Dil tarafından evrilip, çevrilemeyecek bir kıyıya ulaşamama hali. Gerçeği köpürten şeydir Dil. Böylelikle ve çoğunlukla anlamsız olan ile tartılmaya alışılmış her skandal, şairin elinde “tanıdık/aşikar” bandına çekilir. Tanıdık, aşikar bandı, şairin Sirenidir. Kayma:// köpüğün, köpürmenin ve sonra da sönümlenmenin üzerinde kalma hali.

Nereden başlamalı? A) Dilin ulusal karakterine geri dönme, siyasal olarak tercih edilebilir bir yol gibi görünüyor. En azından elde ne var ise, onda bir ortaklaşma, iletişimi kanayan bir yara ile bir tutan modern söyleme karşı panzehir olabilir. Peki yara nece kanar? Unutmanın bir pansuman gibi kullanıldığı son 100 yıldan sonra, geri itilen için açılacak Silo ya da alan, bilincin neresinden, ne kadar götürecektir? Şiir, Kapalı Evren diyebileceğimiz bir Dil aralığında iş görmez, ona soyut, müphem, anlaşılmaz diyebiliriz, fakat anlaşılabilirin sınırını böyle koyabilen, bizler kimleriz? Sadece 20. yüzyılın ürettiği kavram çiftlerini “debug” etmek için harcamamız gereken enerji? Trilyonlarca kilovattan bahsediyoruz.

İç ile dış arasında bir “uzaklık” olduğunu iddia etmek, optik kalınlık da dahil olmak üzere, her türlü bakışının kaderini belirlemek ve aynalamak demektir. Fakat fraktallanma tam da sınırda meydana gelmektedir. En basit anlatımı ile fonksiyon kendisini bir patern olarak tanımlama değer eşiğine geldiğinde, artık, iç ve dış değil, — sonsuz ile + sonsuz arasındayız demektir. Orada akıp giden şey, hangi noktasında bakılırsa bakılsın, aynı görüntüyü verme eğiliminde bir “paradoks”tur da. Kendisine yaklaşılan her açıda var olabilme ve aynı olabilme hali, modus-alamo. Kendi hapishanesini bizzat Dil’inde taşıyan bir modernleşme?

B) seçeneği, kolayca sapılan bir başka sapaktan, ötekinin -hakim, ezik, madun, mağdur, yabancı vb. dilinden geçiyor. Bir şeyin buradalığına şiddet mi uygulamak istiyorsun, konvansiyonel dilini besle(/kes) onun. Onu, sadece bir çift göz olarak hapset, bu kadar basit. Ya da tam tersi, Dil olgusunun fraktallanmasına izin verecek, çeşitli kartuşlar yerleştir: dört ana renk, ana dil, reklam dili, rüya dili ve gazete dili.

16. yüzyıl Batısı için Kıyas, temel önem taşıyordu. Şeylerin İntegralinin / toplamının ardında “erişilemez” başka bir şey vardı (Logos ya da Okyanustan Büyük Balık). Fuko’ya göre Babil’in bir kez yıkılması ve parçalı olarak bu yıkılmadan haberdar olmamız, önemliydi. Kapalı evrenin, epistemolojik hareket imkanları diye bir şey yoktur, bu imkanlar paralellikler ve aynalar yüzünden sınırsızdır. En yaygın savrulma biçimlerini düşünün, ikilikler ve arkalarında yatan sonsuz Sözlük. A nedir, B olmayandır. Sözlüğümüz bununla doludur. Yapı bozuma izin vermeyen bir kemoterapi. Dışarıda bırakmaz, ama asla içeri de almaz.

Her integral için çoğu kez bir C’den bahsedilebilir. C, kalandır. Grafiğin başladığı ve bittiği yer yüzünden değil, fonksiyonun kendi içinde kullandığı yöntem yüzünden belki, böyle bir toplam asla tam olarak bilinemeyecektir (sonsuz minik dikdörtgenler ve eğri). Yakınsama > limit ya da yaklaşık değer, matematiğin 17. yüzyıldan itibaren koynuna aldığı yılanlar. A priori, determinizme nereden varır: A noktasından B noktasına ilk hızla atılan taş her zaman düşeceği yer garantisi altında ele alınır. Teorik de olsa, determinizm, Sonsuz Tane Şey için Sonsuz Tane işaret bulmak zorunda olmamanın yarattığı bir baskıdan/rahatlıktan başka nedir? Aynı olanların Söylem Dağılımı kolayca toparlanabilir.

Analojinin sınırlarını zorlayarak gibi görünse de, Saf Matematik dediğimiz şeyin Uygulama ile ilişkisi böyle sonuçlar doğurmaktadır. Sayma sayıları içinde bulunacak her işlem için sonuç yine Sayma Sayılarından çıkacak mıdır? Sayılabilen -adlandırılabilen olarak okuyunuz- en büyük Sayı kendisi ile çarpıldığında ortaya nasıl bir şey çıkar? Adını bildiğin en büyük sayıyı bir düşün ve onu kendisi ile çarp? Çıkan sayının adı ve simgelediği şey ne? Bunun önemi ne?

Kalan, bu noktada, iki şey için vardır. Bir: adlandırılamayan, iki:adlandırılmasına pek de gerek olmayan. Şiirin, kolayca Dil dışına doğru itilebileceğini -sapabileceğini söyleyebilir kişi. Saf Şiir arayışları, aslında çok da yabana atılacak cinsten şeyler değil. Adlandırılabilen iki şeyin, kıyasa yer bırakmayan farklılığı, nereye düşebilir? Kaybolmuş bir boyuta.

[w:Kaybolmuş Boyut], eğer böyle bir şey var ise, çevrim ve dönüştürüm imkanlarını ve böylelikle kıyas ve fark imkanlarını barındırmayan bir boyut olsa gerek. Şöyle ki, artık, Dil, Dil yetisi dışında hiç bir aracı ile iş görmüyor ve kendi fraktalında sınıra dayanıyor ise, artık burada her türlü indirgeyici Söylem Dağılımı da iş görmüyor demektir. Bu kısmen, Düşünmenin bile Düşünemediği bir ana, yani Delilik olarak işaretlenen yere doğru gider. Her zaman bir C vardır ve örneğin Yücel Kayıran’ın Orhan Pamuk’un şiirin itibar kaybetmesi ile ilgili blöfünü yemesinin sebebi de buradadır: C, her zaman şairlere ve delilere ait olagelmiştir.

Kayıran’ın Felsefe (yani Düşünmeyi bile Düşünen Düşünme ile) Şiir arasında kurduğu ilişkiyi, bu bariz blöf karşısında bir kenara bırakmasından öte, Kayıran’a Uluslararasılaşma olarak öcüleştirdiği şeyin “vatandaş şairin şiirsel gezi parkını” da elinden alma ihtimali belki ürkütücü gelmiş olabilir, A) seçeneğine doğru sapma eğilimi bundan olabilir. Roman türünün itibar kazanması, C, dışında kalan her bir durumu, hesaplayabilecek bir Dile sahip olmasından olabilir. Sırf roman da değil, Yazıya geç kalmamış/bırakılmamış her tür bundan nasibini alacaktır da, yani itibar edilecektir. Fakat şiir, Söz ile ilişkisini Sağırların Bağır/tı/ları olarak kurduğu sürece, Kayırangillerin bu panik dolu yazısı, sessiz ama derinden kabul de görecektir. Şair, yazmayı temelden reddettiği için yazılan şeyden tiksinmektedir.

“Dünyayı şiirle anlamlandırmak görece olarak edebi faaliyetin daha az kısmını işgal ediyor[du].” /Orhan Pamuk/’a göre, bunun temelinde yatan nedeni ise, şairin, insanın, gündelik hayat içinde “okula gitmedeki, evlenmedeki, filanca törendeki milli ruhu”nu dile getirmede zorlanışında aramak gerekiyordu. Çünkü “bunları binlerce ayrıntısıyla romancılar daha iyi yapıyorlar[dı]. Bu sebepten şiir daha az okunuyor, daha az okundukça hayattan daha çok çekiliyor” ve netice olarak, bugünkü yaşam durumu karşısında, roman itibar kazanırken, şiir itibar kaybediyordu.”

“Dünyayı, şiir ile anlamlandırmak” (“Dünyanın anlamsızlığını şiirlendirmek” diye formüle edilse belki…) gibi verili bir görevi yoktur şairin. Bahsettiğim Kayıp Boyut, anlamlandırılabilen, bu açıdan da “mütekabiliyet” ilkesini gerçekleyen bir alan değil. Fuko’nun 16. yüzyıl Batısı için gözlemlediği 4 koşul burada devreye girmekte. Yücel Kayıran’ın şiire ve şaire ve dolayısı ile şiirin işlevine dair düşündükleri -Orhan Pamuk’un şiirin itibarı ile ilgili inatlı ve rekabet dolu yanlış okumasını kabul edişinden gidersek: convenientia, aemulatio, kıyas ve empati olarak özetlenebilir. Kernel Panik, buradan çıkmaktadır. Şiirin bu kapalı evren hali, Romancının tanımlayabileceği böylelikle indirgenebileceği hale nasıl gelmiştir?

“Uluslararasılaşma dediğim, göz önündeki kentlerin ve oralardaki yaşama alanlarının, her ulustan kişinin yabancılık çekmeyebileceği, dolayısıyla kabul edebileceği bir tarzda standartlaşması, ve bir örnekleşmesi durumudur.”

Yani fraktallanma. Şairin ve şiirinin bu fraktal dışında kalan bir veri ormanından beslenmesinin verdiği tedirginlik, mütekabiliyet krizi. Enderunlu Vasıf, v/darlığa atılır gibi -Don Kişot gibi- o şaşaalı ve yazılı geçmişi, İstanbul’un o günkü halinde -Kayıran’ın uluslarasılaşma dediği fakat milletlerarası olarak okunması daha doğru olacak-, Divan Şiiri’nde gördüğü şekline sokmaya çalışmıştır; ortaya çıkan Divan Şiiri görünümlü Halk Şiiri’dir, Garip’in ilk prototipi.

Alıntıya geri dönersek, aslında Kayıran’ın çekindiği o hal, tam da ulus-devletin önerdiği şey değil midir: Kendimiz kalarak Dünya-Vatandaşı olma ümidi. Bütün Batılılaşma, zımnî olsa da, böyle bir “dönüşüm” vaad etmez mi? Meydana konulan ilk saatten beri Zaman ve Mekan ve Dünya (Kayıran’ın Uzam diyerek kapattığı şeyler: mikro ve makro kozmos dengesi) üstüste binsin de, bunun içinde dolaşmaya hakkı olan sürtünmesiz olarak ilerleyebilsin diye uğraşılırken, “hepimizde aynı duygular uyandırması gereken” şeylerin özlemi nereden çıktı? Burada, artık, 100 yıl sonra, Modernleşme’nin Ulus inşası için kullandığı araçların hepsini tevil etmemiz mi isteniyor bizden? “Ulusal mevcudiyetin iç dayanaklarının”, yani tarih bilinci ile tarih duygusunun göz önündeki uzamdan uzaklaştırılması durumudur bu aynı zamanda.” Tam da öyle olmakta evet, bir alışveriş merkezine girildiğinde artık, birey, kendi seçimlerini yapabilecek yaşa ve bilince geldiği için tek bir mağazadan, tek bir renkten ya da buna benzer seçememe hallerinden bağımsız, akışa geçebiliyor, Ödev yok, sadece kendi seçimleri var. Bu akışın, ne kadar ürkütücü olabildiğini, elbette anlayabiliyoruz, fakat, Meydana konan saat kadar baskıcı ve ürkütücü müdür?

İkinci bir soru, kimin hangi ulustan olduğunu nasıl belirleyebiliriz? Ve Ulus, bir insanı tanımlayabilmek için en temel birim ne zaman olmuştur, bu kadar keskin midir aradaki “farklar”? İnsan = Ulus ise eğer Ulus = tek bir birey olabilir mi? Şiirin “anadilde” yazılıyor olması ile Modern Ulus İnşamızın ihale şartları hiç tutmamaktadır. Tümel ne zaman tikelde bu kadar “ortaya gelebilir?” Tarih bilinci, gerçekten eğer Erich Auerbach gibi Tarihsel Perspektif üzerinden -ki bu yöntem kabaca Hristiyanlık sonrası Batı’da, Dante’nin (Cervantes, Shakespear vb.) İlahi Komedyası’nın Yüce ile Düşük Sanat arasındaki hiyeraşik ayrımı kıracak şekilde işlemesi üzerinden kalkınır ve modern olanda da (Marcel Proust, Virginia Woolf vb.) bunların izleri olduğu üzerinedir, böylelikle ‘gerçeklik’ sorunu, sanat eserine yansıtıldığı şekli ile ‘dünyanın gerçekliği’ olarak okunabilir, yani mimesis şairin, yazarın birincil ve bilincil aracı olarak kabul edilir- okunacaksa o zaman sormamız gerekiyor, son 30 yılda, yaşadığımız dünyanın gerçekliğini şiirine yansıtma çabasında, şiirinde taklid etme çabasında olan kaç tane şair sayabiliriz?

Bu soru bir kenarda dursun, çünkü Kayıran bu soruya cevap vermek yerine, başladığı eleştirisinii şiirin bu yenilgisinin sebeplerini araştırmaktan çok, şiirin zaten yenilmeye, başarısızlığa mahkum olduğu üzerinden gelişiyor:

Şiire karşı ortaya çıkan bu tavır, aslında diğer türlerin, bir tür kendiliğinden ideolojisidir. Dolayısıyla bütün bir yirmi yüzyıl, şiir dışı türlerin kendilerini bir disiplin olarak kurmalarının ve yerlerini sağlamlaştırmalarının tarihi olması ölçüsünde, şiirin dekedansını dile getirir.

Şiirin bir dekadansı var ise, bu herhalde diğer türlerin kendilerine yer açma gayretinden çok, şiirin kendi içinde yaşadığı bazı problemlerden ortaya çıkıyor olmalıdır. Kendi dışındaki her etkeni suçlu görmek bir çıkış yolu değildir herhalde. Çünkü birkaç paragraf sonra Yücel Kayıran, Şairi, ulus ile bağladığı merkezi yerden kopartıp, şu hale getirecektir:

Ama gerçekten de şiir tam da bu netice durumuyla ilgilidir; yenilmişlikle, başarısızlıkla, zayıflıkla, kendi kendimizle baş başa kalmakla, yalnızlıkla, üryan halimizle, evet en zavallı halimizle ilgilidir şiir. Şiir, bir başkasının, bize yardım edemediği bir varlık durumunu dile getirir.

Şiirin, bir başkasının bize yardım edemediği bu anlamda “ortaklaşamayan” o halde illa ki her türlü birliktelikten uzak bu halini, alışveriş merkezlerinden çekinerek, sağda solda “mahalleden olmayan” bireylerin varlığından kaçarak, Tarih’i bu şekilde mistikleştirerek nasıl Ulusun değeri haline getirebiliriz bilmiyoruz. Çünkü Kayıran’ın yaşadığı “ontik” yarılma, Felsefe’nin Modern Batı Dışı Şairlere ettiği bir fenalıktan olsa gerek, Şeyler ile Kelimelerin birbirini tutmamaması. İki önermeyi tekrar alt alta yazalım:

Şiir, bir başkasının, bize yardım edemediği bir varlık durumunu dile getirir.
Şiir, bir ulusun içsel ve tinsel tarihini dile getirir.

Birbirinden bağımsız gibi görünen iki önerme, iki yol var burada. ‘Başkası’nın bize yardım edemediği bir varlık durumu olarak şiir, nasıl oluyor da, Ulus gibi kaynaşmış ve iletişim için anladığı şeylere yatırım yapan Tarihsel bir kitleye hitap edebilir? (Tekrar hatırlatalım, Ulus: İç Dış Ayrımını yapabilmekten ötesidir, Sınır belirleyendir.) Bu kadar tümel içinde nasıl bir tekil, Dilin imkanlarının hem yetmediği hem de çok fazla yeter gibi göründüğü iki hali birden yaşayabilir?

Özetle şiir dışındaki her tür “uluslararalışma, kapitalizm, küreselleşme” gibi sahne adları olan o şeytani şeyden nasibini alacak fakat Şiir ve Şair, yerelin içinde habis bir yerde, diğerleri ile iletişimi keserek, onlarla iletişimi arzulayarak Şiir yazacak. 20. yüzyıl sonunda “eklemlenmeye direnen” şiir için çizilen yol budur. Bu bu yolun, sadık ve çaresiz keşişleri için ister lirik, ister epik, ister imgeci şiirin eleştirel aklı bunu önerebilmektedir. Şair için şiir, Ulusal = Milli noktasına gelmiş gibidir.

Bunda ne sakınca vardır? Elbette bir sakınca yok. Hayali bir cemaat ister modern ister modern öncesi bir şekilde ifade edilsin, onun için geçerli durumların her biri şiir ve şair için bir çeşit yarılanma ömrü ya da yaşam süresi serimlemek için kullanılabilir. Şu fark ile, bütün bu göstergeler (ulusal, milli, öykü, hikaye, mısra, dize vb. ikilikler) kapsayıcı olmaktan uzaktır, uzak olmalıdır. Siyasal olarak bu kadar yüklenmiş kavramlarla şiir ile şairi anlamaya çalışmak, angaje olmuş (bağlanmış) bir söz dizimi de gerektiriyor. Şairin ise Yücel Kayıran’ın ifade etmeye çalışırken ikilemde kaldığı şekli ile bağlanması ise sadece geçici olabilir. Eğer kalıcı olması hayalden bile geçiriliyor ise, öncelikle bağlanılması gereken topluluk ile ilgili temel fikri Şiir Tarihinin McDonaldlaşmış ve Mitleşmiş Büyük Anlatılarından değil, hangi topluluk ise bu, onun özgül yaşantısından edinmek daha uygun sanki.


One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.