ENTER: TEKNOFOBİKLER

Bilgisayar dendiğinde delikli kart telefon dendiğinde PTT’de sıra beklemek ya da manyeto, Cep telefonu dendiğinde “olur mu öyle şey!” anlamayan kuşaklar olarak teknoloji ile alışverişimiz bizden öncekilere göre daha düzenli ve kısmen züppece. Hatta ucundan bucağından teknofilik de sayılırız.

Tekno-severliğin, neye karşı olduğu, ne için, neden bu kadar önemli olduğu tartışılabilir, bu felsefi olduğu kadar sosyal bir sorundur. Ama Batılı anlamda bir Endüstri Devrimi yaşamamış, Sanayi Devrimi’ni geç de olsa devlet eli ile yaşamak zorunda kalmışlığımızı da bir kenara aldığımızda, bilim-teknoloji-bilişim-iletişim gibi kavramları, gerçek mecralarının çok ötesinde kavradığımızı söyleyebiliriz değil mi?

Ama yılda 30–40 milyar dolar kadar bir parayı cep telefonu gibi bir araca harcayan bir toplumun aynı zamanda medya okur yazarlığı ve internet sansürü konularında hiç de iç açıcı olmayan bir tablo çiziyor olması nasıl açıklanabilir? Son yıllarda belki de soruyu çok fazla sormamızdan ve az çok konuya ilgi duyanların da sorulara duyarsız kalmamalarından bir farkındalık oluştu, oluşmakta. Bu farkındalık, elektronik kitap ve yayıncılık konusunda gündeme biraz daha düşmeye başladı. Yayıncıların önündeki imkansızlıkları, açmazları ortadan kaldırabilecek bir imkanlar silsilesi doğmaya başladı. Şiir yayıncılığının çok berbat bir noktada olduğunu düşündüğümüz için biz bu yeni imkanları insanların tartışması gerektiğini söyledik, söylüyoruz. Gerçekten de istatistikler, sayılar ve ortada dönen maliyetler düşünüldüğünde, e-kitap yayıncılığı, biraz destek ile ciddi bir alana dönüşebilir. Kaldı ki e-kitap yayıncılığı ve elektronik alanın sivil (bu anlamda bir ton yükten bağımsız kalmasını düşündüğümüzden buna bile alternatif olarak Küçük Baş Yayıncılık ya da small press denen şeyi de denemeyi önerdik) kalabilmesi için yapılacak tona iş var -DRM problemi, cihaza bağımlı kitap, telif, vergi vs- fakat buna rağmen, bilgisayarı olan herkesin erişebileceği bir kütüphane rizomatik bir şekilde oluşabilirdi. Yani merkezi olmayan, denetlenmeyen ve en azından son 30 yılın şiire dair tüm kitaplarının toplanabildiği bir nevi “wiki” ya da bir Gütenberg kütüphanesi.

Bunlar ortaya atıldıkça 5–6 yıl önce görsel şiir üzerinden sorulan sorular, az da olsa içerik değiştirerek dolaşıma girdi. Şairler, yazarlar, yayıncılık bu kez, bilgisayarın fiziksel yapısı nedeni ile çoğunlukla çakılı ve hantal halinden ve kültürümüzün okuma-yazma konusundaki gevşek alışkanlıklarından kaynaklanan sorunların aşıldığı yeni mecralarla karşılaşıyorlar. Tabletler ve cep telefonları bu anlamda hareketliliği ve kentli yaşam tarzlarının akışkanlığını esas alarak gelişiyor. Devlet, bunun eğitim için bile kullanılacağını düşünüyor. Yani bilgisayarın kitabın tarihsel formatının yerini almasına çok az kaldı. İşlemciler daha da küçülüyor ve hızlanıyor. Optik anlamda sorunlu LCD ekranlar yerine e-mürekkepli, saatlerce okunabilecek, kablosuz ağlara bağlanabilen ve çevrimiçi kitap satın almaya elveren, güvenli cihazlar çok düşük fiyatlarla karşımıza gelmeye başlıyor. Bu noktadan sonra “kaçınılmaz” olarak yayıncılık da değişecektir.

Çok şair için bu, 10 yıl önce de bir sorundu ve yapılan itirazlar geçerli sayılırdı. Bunların bugün artık “bahane” haline geldiğini görmek insanı düşündürüyor. Şairlerimiz arasında teknofobikler çok. Hatta bu noktadan bir ayrım olabileceğini rahat rahat söyleyebiliriz.

Teknofobi şöyle tanımlanıyor: “gelişmiş teknoloji ya da kompleks cihazlardan, özellikle bilgisayarlardan hoşnutsuzluk.” Terim genel olarak bir korkuyu tanımlasa da, bu korkunun rasyonel temelleri olduğunu es geçecek değiliz. Hatta, modern öncesinin endüstrileşen toplumunda, bilimsel ilerlemenin yol açacağı sıkıntılarla ilgili önemli yapıtlar da mevcut:Frankenştayn. Romantik ve gotik bir canavar olarak Frankenştayn, ortaya çıktığı dönemin sanat anlayışının (Romantizm) bilimin akılcılığına sorduğu soru olarak da okunabilir.

Fakat bizim bir Frankenştayn’ımız var mı? Biraz daha derine inersek, makina ile kurduğumuz ilişki ne tür bir ilişki? Korkumuzun kökenlerinde ne var, insan merak ediyor. Örneğin işimizi elimizden alacak bir makina-fobi sahibi miyiz? Bunun için sınıfsal bazı dürtülerin olması gerekiyor, değil mi? Mekaniğin üzerinde yükselecek bir “organik” mi hayal ediyoruz? Ruh ile kurduğumuz aşkın ilişki, makinanın soğuk ve cansız mı görünmesine sebep oluyor? Artık ne oluyor ise, marazi bir durum haline gelmek üzere.

Üç Nokta Edebiyat dergisinin 2011 yıllığında elektronik ortam ve şiir arasındaki ilişki ile ilgili soruya, çeşitli yaş gruplarından ve anlayışlardan şairler, yazarlar cevap vermiş. Bunların 21. yüzyıla içkin cevaplar olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Ve bu cevapları -neredeyse birbirine yakın bir tonda- sıralayanların da 21. yüzyılla ilişkilerinin teknofobi çerçevesinde okunabileceğini söyleyebiliriz. Fakat 20. yüzyılın da teknofobi ile geçtiğini hatırlatmaya da gerek yok herhalde. Yani bu şairlerin büyük beyaz balinası teknoloji.

Sennur Sezer: “İnternetle birlikte iletişim artık değişti. Yeni bir iletişim döneminde neyin nasıl olacağı, edebiyatın yeni dolaşımı bence hemen anlaşılmaz.” Hami Çağdaş: “Elektronik ortamda şiire dair pek çok site, sayfa, hatta dergi yer alıyor. Bu elektronik mecra edebiyat için bir tehlike değil daha evvel de belirttiğim gibi bence bir imkan..”

Sina Akyol: “Elektronik ortamın “imkan oluşturabil”mesi için, editöryal faaliyeti önceleyen dergilerin matbu ortamdan elektronik ortama taşınmaya karar vermeleri gerekir (Böyle bir şeyin olmasını elbette arzu etmem.) Demek istedim ki, edebiyatla-şiirle ilgili elektronik ortam bugünkü haline bakacak olursak, son derece güvensiz ve niteliksiz”.

Tahir Abacı: “Uzun erimde internet edebiyat dergiciliğini farklı bir boyuta taşıyabilir kuşkusuz. Ancak kavramsal düşüncenin oluşumu da, estetik beğeninin gelişimi de salt görsellikle mümkün değil. Teknoloji ne denli gelişirse gelişsin, “okuma edimi”ne her kertede gerek olacaktır. Şimdilik bu edimi en iyi karşılayan gereç “yine de basılı kağıt.”

Arife Kalender: “Kitapla tanışmadan elektroniğe geçmemiz; düşünce tembelliğini, araştırarak bulma yetimizi köreltti gibi; kolay ve sığ olana yöneltti. Bilinçli yararlanabilseydik, her alanda işimize yarayacaktı. Ama oyuncağımız sanarak; gecemizi gündüzümüzü oyunlara bağladık. Arada sırada gazete-kitap okuyanlar bile tüm yaşamlarını bu aletlere teslim ettiler. Edebiyatın aracı da amacı da dildir. Elektronik ilkin dili sakatladı, anlamı eskitti, estetiği bozdu. “Arabesk”in etkin ve yetkin olduğu bir alana dönüştü…

Arif Ay: “Bu elektronik mecrayı edebiyat için imkan olarak görmüyorum. Aslında çok fazla ilgili de değilim. Sözgelimi biri bir dergiye elektronik ortamda şiir gönderiyor. Haklı olarak editör şiir gönderen kişiyi merak ediyor. Ama merakını giderecek hiç bir bilgi elde edemiyor. Doğrusu kağıdın hayatımızdan çıkışını insanlığın sonuyla eş değer görüyorum. Kağıda dökülmemiş hiçbir bilgiyi inandırıcı bulmuyorum.”

Hüseyin Avni Cinozoğlu: “Zira elektronik ortama ürünlerin bir “auraya” enerjiye, dahası zamana dayanıklı bir zemine sahip olmadıklarını düşünüyorum. Dikkat ederseniz elektronik ortamın gözde olduğu, o ortama akın ve yığılmanın azaldığınız da gözlemlemek mümkün. Belki de ilerde sıradan pratik amaçlara hizmet edecek, yaygınlaşmasının büyümesinin, aslında bir sıradanlığı hedefleyerek, etkileri azalacaktır. Şiir sanatı zaten özünde zanaat türü bir etkinlik olduğu için elektronik ortamda çoğalmaya hatta itibari kıymetlerim tedavül şansı bulduğu pazarda metalaşmaya direcek belki de tek sanat türü.”

Adil İzci: “Bazı sitelerde birtakım zırvalıkların yayımlanması, kimi gerçekten şair ve yazar yapar? Yüzsüzlüğe bakın: Şiirin ne büyük kahrını çekmiş son derece önemli adların yanında kerameti kendinden menkul birtakım insancıkların da adı ve yapıtı! Demek ki o sürecin yararından çok zararını göreceğiz. Sokağa çıkın da rast gele bir sorun: Şair diye size kimler sayılacak? Dün gece, önceki gece bilmem hangi sitede şiirin(!) okumuş ya da televizyonda dinlemiştir! Andığı kişiler, döne döne onlar!”

Tuğrul Keskin: Unutmayalım ki, internet dergiciliği bedava, dergi çıkarmaksa çok pahalı. Hem kaç yoldaşımız, kaç yazar, kaç şair (bilinir ki bu bir dergi çıkarma işine her zaman ve en çok şairler meraklıdır) batmıştır bir dergi çıkarma sevdasından, hatırlayan var mı şimdi? (…) Unutmamak gerekir ki, bu internetin inanılmaz rahat, kolay ulaşılır bir tarafı da var ve hepimiz yaşıyoruz bu büyük kolaylığı. Kalbimdekini söylersem fakat, derim ki yaşasın matbaalar “rotatipler, enretipler, bobinler… bu gülünç, aşşağılık namussuz şeyler dışında..”

V.Bahadır Bayrıl: Elektronik ortamla ilgili olumlu düşünüyorum açıkçası. Özellikle de “butik yayınevleri” açısından müthiş bir fırsat doğuyor. “İçerik üretim” önemli bir iş haline geliyor. Dergi çıkarıp, kitap yayıncılığı da yaptığım için işleyişi biliyorum. Bir sürü abuk subuk maliyet unsurundan kurtulacağız bir kere. Dağıtımcı denen asalaktan kurtulacağız. Hem işini iyi yapmayan, yapamayan hem de bizden para çalan dahası bir de işimizi küçümseyen dağıtımcılar sırtımızdan inecek. Selülozdan da kurtulacağız. En azından ağaçları rahat bırakacağız bir miktar. Eh buna baskı işlemini de eklersen, ciddi bir dizi maliyet ortadan kalkacak. Bu açıdan iPad, Kindle gibi cihazları ve uygulamalarını, e-kitap uygulamalarını önemsiyorum. Yayınevleri “içerik üreticileri” haline dönüşecekler. İnternet üzerinden satış, elektronik kitap üretimi, dağıtımı, depolaması kolaylaşacak.

Oktay Taftalı: Hayatında hiç bir zaman kitap okumamış ve okumayacak olan insanlar, 3 liraya okuma lambası satın alıyorlar. Elektroniğin büyüsü var mı var, çekiciliği var mı var, etkisi var mı… yok. Dolayısıyla şiir ya da diğer edebi türler açısından elektronik ortam bence ne tehlike, ne de imkan, sadece “hiç” oluşturuyor. Görsel elektronik, sinemayı bile tahtından indirdi mi, yoksa indiremedi mi, yoksa ne kadar indirdi belli değil. Şiire ve edebiyata ya da yazar okur eylemine hiç bir etkisi olacağını sanmıyorum. Adı üstünde zaten, sanal olan sanalda, hakiki olan hakikatte iş görür. Haa, sanal ve hakikat yer değiştirebilir mi? Evet, ama hakiki edebiyatta değil, reklamda, pazarlamada, propagandada mümkündür bu. Peki edebiyat reklama dönüşür mü evet ama edebiyat olmaz artık o. Öte yandan şiir zaten az okunur, çok yazılır, o başka meseledir… teknolojiden bağımsız, tarihi, sosyal antropolojik bir meseledir.

Baki Ayhan T.: Aslında elektrikten, elektrikli ev aletlerinden, elektriği elektroniğe dönüştüren düzeneklerden oldum olası korkmuşumdur. Bir otomatik ocağın düğmesine dokunmak bile bazen korkutur beni. Yine de, edebiyat çerçevesinde, elektroniğin bu kadar gelişmesi beni korkutmuyor. Şunu da söylemeliyim: Elektronikteki bu gelişme, şiirle doğrudan ilgili değildir. Öyleyse şiiri de doğrudan belirleyemez, yüzeyde kalır, zamanına ruhuna poetik müdahalede bulunamaz. Bulunmaya çalışabilir elbette ama doku uyuşmazlığının yaratacağı morarma kaçınılmaz olur. (…) Teknolojiyi doğrudan sayfaya düşürenler, benim ölçütlerime göre, şair olmayan şairlerdir. Şiirin genetiği ile oynamadan, bu yeni gelişmeyle farkındalık ilişkisini geliştirenler için ise teknoloji şiir adına yeni bir olanaktır. Teknolojik gelişmelerin tam göbeğinde yer alan ve sabahtan akşama kadar ekrana bakarak her şeyi digital yaşayanlar arasından yetkin şairler çıkacağını sanmıyorum. Çıkmaz. (Umarım beni yanıltılar).

AHMET BOZKURT: Yazının, kâğıdın, mürekkebin yerini sanal ortam da dahil herhangi bir biçimsel yapının alacağını düşünmek tamamen simülatif bir öngörü, en modern hurafelerimizden biri olsa gerek. Hele bir edebiyatçı için kâğıdın yerini yabansı bir bilgisayar ekranı (şu yazıyı bile bilgisayarda yazarken yaşadığım iç burkulmasını ve eziyeti düşünüyorum da..) ya da bir daktilo nasıl alabilir? Bunu tahayyül etmek bile bir ürküntüden başka hiçbir şey vermiyor bana. Yazmak süreci her şeyden önce bir haz biçimidir. Metnin hazzıdır. Kokusunu hissetmediğiniz, akışkan olmayan herhangi bir nesnenin kadim kâğıdı, kalemi, mürekkebi yok edeceğini düşünmek cahilliğin dik alasından başka bir şey değildir. Zaten örnekler çok açık gösteriyor: internet ortamındaki dergilerin ve bu tür oluşumların ne tür sağlıksız ve bilinci sekteye uğratıcı facialarla dolu meş’um örnekler olduğunu ayan beyan görüyoruz.

ALİ GÖRKEN USERİN: Elektronik mecra, her ne kadar günden güne yaygınlık kazansa da, edebiyat ve edebi eser için birincil mecra olamaz. Temel literatür kâğıt üstünde kalmaya devam edecektir. İnterneti yazdıkları için merkezi ve öncelikli mecra olarak gören yazarlar ve şairler yok değil ama bunu geçici bir heves olarak görmek lazım. Hız, okurla etkileşim, kolay ulaşılabilirlik gibi avantajlarından dolayı cazip görünse de, internet, şiirin ve edebiyatın tabiatına aykırıdır. Dahası, mecra ve içeriğin örtüşmediği noktada mecra değil içerik ve ürün zarar görmektedir. Bu, McLuhan’ın mesaj-medya ayrımından beri böyledir.

İnternet ve genel olarak ekran, bakılan, göz atılan bir mecradır. Okuma ise kâğıtla doğrudan ilişkili bir eylem. Açıkçası ben ekrandan yapılan okumaların sağlıklı bir okuma olduğunu düşünmüyorum. Şiiri veya başka bir edebi eseri ekrandan okurken seyreder veya –en iyi ihtimalle- göz atar gibi okuyoruz. Biraz da bundan dolayı görsel şiir-internet ilişkisi varoluşsal ve hayati bir ilişkidir; görsel işler kâğıt üzerinde ne derece bakılabilir ise normal metinler de ekranda o derece okunabilirdir. Çünkü kâğıtla ekran arasındaki fark, aynı zamanda bakmak ile okumak arasındaki farktır.