BLAB’IN HİÇ ANLATILMAMIŞ HİKAYESİ VII: OLACAK GİBİ

Bir metafor olarak uzun tokmak.

Sevişme ihtimali. Halk arasında bu ihtimale ‘olacak gibi’ de denir. Halk dediğim ergen erkekler. Bu coşku, bu motivasyon doğru yönetilirse dağ bile delinebilir. Mesela ben Ferhat’ın dağ delmesinin ardında bu motivasyon olduğunu düşünüyorum. Şirin’le olacak gibiydi. Ama oldu mu neticede? Olmadı. Adam dağ deldi yine olmadı. Oysa olacak gibiydi. Elbette, bu nesillerdir anlatılagelmiş hikayede ‘dağ delmek’ metafor olarak kullanılmış da olabilir. Ferhat’ın ergenlik münasebetiyle vücudunda meydana gelen hormonal faaliyetler, köy kahvesi muhabbetlerinde; ‘Bizim Ferhat’ı evermezsek dağ delecek çocuk. Çeşme başında karşılaştık, hiç hoşuma gitmedi bakışları. Çok başka bakıyor muhtar. Bambaşka bakıyor. Böyle değişik bakıyor. Çeşmeye gitmeye korkar oldu köy ahalisi. Bak dağ delecek diyorum sana. Dağı delen bize neler eder muhtar? Bir hayal et. Kafanda bir canlandır. Biraz empati kur.’ diye karşılık bulmuş olabilir. Muhtar, seçmenlerinin bu serzenişlerini yoğun işleri ve bazı acil toplantıları nedeniyle ihmal etmiş olabilir. Günün birinde Ferhat gerçekten de dağı delmiş olabilir. Elbette, mecazi anlamda.


1 hafta sonra Madde 22 ile toplanıyoruz. Madde 22, Çağlar ve Barbaros olarak yine geliyorlar ofisimize. Çağlar yine söz alıyor ve varız diyor. Haydi beraber robot yapalım diyor. Nasıl robot yapılacağı konusunda net bir bilgimiz yok ancak hayallerimiz var.

Beybin işe başlıyor, Madde 22 ofisimize taşınıyor. Öner, ben, Hale, Beybin, Çağlar ve Barbaros olarak WdoLab çalışma hayatımıza başlıyoruz. Bu sırada Takatuka’da daha önce staj yapmış Sevkan Arıburnu da aramıza art direktör olarak katılıyor. Küçük ama nefis bir ekip, hep birlikte, yerleri hardal sarısı, duvarlarının bir kısmı yeşil, küçük ama nefis bir bodrum katındayız.

Gündelik olarak sadece Jeanslab sosyal medya işlerini yapıyoruz. Sosyal medyacılık o dönem farklı bir şekilde işliyor. Genel bir sıkıcılık hakim. Sosyal medya hesaplarında markalar günaydın diyorlar, iyi akşamlar diliyorlar. Kimi çevrelerce olumsuz yorum silinmez gibi kurallar ortaya atılıyor. Herkes bir anda hemfikir oluyor. Kafalar karışık. Günaydın postunun altına yazılmış s.kerim sizin günaydınınızı yorumu mesela olumsuz mudur? O halde silemiyor muyuz? Hayır efendim cevaplanması gerekir. O tüketicinin tekrar kazanılması, marka saflarına tekrar katılması gerekir. Adam benim günaydınımımı s.kmiş. Ben bu adamı neden kazanıyorum? Kimse kusuruma bakmasın. Biri benim günaydınımımı s.kerse ben….. ona cevap veremem. Anlamıyorum. Hiç anlamıyorum. Hislerimi Beybin’le paylaşıyorum. Farklı bir şey yapmalıyız diyorum. Bir dilimiz olmalı, farklı durmalı, farklı konuşmalıyız.

O da aynı şeyleri hissediyor. Biz başlıyoruz Jeanslab Facebook hesabını bu şekilde yönetmeye. Günaydınsız, iyi akşamlarsız, olumsuz yorumları silerek, silmesek de dev dalga geçerek. Başlarda yadırganıyoruz. Bu nasıl marka? diyorlar. Siz kafayı yemişsiniz diyorlar. Marka bu işlere nasıl onay veriyor diyorlar. Sonra işler değişmeye başlıyor.

Her marka timeline’a ilk geçen marka olmak için uğraşırken, biz timeline’nınız batsın diyor, en son geçen marka olacağımızı açıklıyoruz. Oğlum Bak Git! videosunun yayılacağını öngörüyor, Oğlum Bak Git! kemer postunu çıkıyoruz. Realtime response’u daha ismi koyulmamışken yapıyoruz. O kadar yürüyor ki postlarımız Oğlum Bak Git! videosunu bizim viral videomuz sanıyor insanlar. Coştukça coşuyoruz Kedili Bebekli projesiyle tüm Türkiye’nin IQ’sunu düşürmeye çalışıyoruz. Her marka sevgi temalı Sevgililer Günü işleri çıkarken biz Sen Eşsiz Bir İnsansın diye sevgilisizliği övüyoruz. Sevgililer Günü’nde erkekleri Bu Çocuk Ne Ayak projesiyle sınıyoruz. Gençler için Prim Kılavuzu hazırlıyoruz.

İnsanlar yeni dizi bölümü bekler gibi bizim postlarımızı beklemeye başlıyor.

2010 yılından, Jeanslab sosyal medya yönetimini bıraktığımız 2013 yılına kadar fırtına gibi esiyoruz. Henüz daha BLAB kurulmamışken bile yarattığımız bu etki, bu rüzgar, sergilediğimiz bu cesaret, sektörü değiştiriyor. Markalar sosyal medyada farklı konuşmaya, davranmaya başlıyor.

Bu süreçte biz de küçücük bir işin bile fark yaratmaya, statükoyu yıkmaya yetebileceğini öğreniyoruz. Cesur olmanın önemini, inandığımız şeyden vazgeçmemenin değerini kavrıyoruz.


Bir Cuma günü. Okulda karneler dağıtılmış, Teşekkür almışım. Kafam rahat eve yürüyorum. Çünkü okul evimize yürüme mesafesinde. Olmasaydı da yürürdüm. Çünkü ergenim. Çünkü ergenler bazı şeyler yaparlar ve neden yaptıklarını bilmezler. Önümde kocaman bir yaz tatili var. Sabah erken kalkmasız, sınavsız, kılçıksız koskoca 3 ay. Böyle bir durumda normal bir insan aşırı mutlu olur ve bu mutluluğunu herhangi bir şeyin gölgelemesine izin vermez. Bense yürürken şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: ‘Şimdi çok mutlusun ama bu tatil günleri geçecek ve okul yeniden başlayacak. O zaman da bugünü, bu anı, bu yürüyüşü hatırla. Tatil bitecek, okul başlayacak ve sen mutlu olmayacaksın.’

Şimdi zaman makinesi bulunsa, ‘Şu ekrana tarihi yaz, şuradan da enter’a bas. Hayır bak önce yılı yazıyoruz. Yok enter o değil onu unut, oradan başka ayarlara giriyorsun. Sen unut onu, seni ilgilendiren düğme bu.’ deseler hemen o ana giderim. ‘Arkadaşım.’ derim. ‘Sen beyin nasıl bir organ farkında mısın?’ derim. ‘Şu an yaptığın salaklık yüzünden ben her yaz bugünü hatırlayacağım haberin var mı senin?’ derim. ‘Ben ömrüm boyunca ergenken eve yürüdüğüm ve dişe dokunur hiçbir aksiyonun olmadığı bugünü hatırlamak zorunda mıyım?’ derim. ‘Zaten bütün bir yazını, o güzelim 3 ayını, hiç gerçekleşmeyecek bir sevişme ihtimalinin peşinde geçireceksin, beni deli etme!’ derim. ‘Evet gerçekleşmeyecek. Hiçbir kadın orta 3’e giden biriyle sevişmiyor. Uyandırayım. Günaydın.’

Ergen halim de bana büyük ihtimalle, ‘S.kerim senin günaydınını.’ der. Çünkü ergenlik böyle bir şey.


Biz güzel bodrum katımızda, günlerimizi Jeanslab’e fikirler düşünerek, Yeni Rakı’nın yeni büyük briefini bekleyerek geçirirken Big’de de bazı durumlar söz konusu. 3 farklı ajansın birleşiminden 3'den büyük bir ajans elde etmek kolay değil. Herkesin kültürü farklı. İşe bakış açısı, iş yapış biçimi farklı. Yepyeni bir kültür yaratılması, bu birleşik ajanstan homojen bir yapı elde edilmesi gerekiyor. Bu nedenle de vizyon toplantıları yapılıyor. O sıralar benim Big’in vizyonuyla tek ilgim, Big vizyonuyla Wdolab vizyonunun ne kadar örtüştüğü. Genelde bu tip toplantılara katılmıyorum. Öner, Big’in ortaklarından biri olduğu için o düzenli olarak katılıyor. Ben ondan bilgileri alıyorum. Günün sonunda Big, Yiğit Şardan’ın grup şirketlerinden biri. Diğer şirketlerinin iş yapış biçiminde stratejik planlama önemli bir alan kaplıyor. Ben stratejiye çok takılmıyorum. Stratejik planlamacılar benim için genel anlamda boş konuşan tipler. Söylediklerinden, tespitlerinden, açtıkları yollardan etkilenmiyorum. Marka illa bir strateji sunumu bekliyorsa, bulunan yaratıcı fikrin üstüne de yazılabiliyor bu strateji. Ama benim takılmama da takılan yok. Haliyle Big, stratejik planlama desteği almaya başlıyor. Bu desteği veren de Medina Turgul DDB’den Güzel Sanatlar’a stratejik planlama direktörü olarak geri dönen Viktor Kuzu.

Viktor Kuzu (sağdaki)

En son merdivende karşılaştığımız ve kalan hayatım boyunca karşılacağımızı hiç düşünmediğim Viktor Kuzu. Kendisiyle mecburen birkaç toplantıda denk geliyoruz. O hala çok konuşuyor. Ben hala hiç dinlemiyorum. Ama Öner’in onu çok dikkatli dinlediğini fark ediyorum. Öner bu kadar dikkatli dinliyorsa acaba güzel şeyler anlatıyor olabilir mi? Neticede Öner dediğin insan ustam. Öner dediğin insan, vizyoner bir insan. Ancak beynim devreye giriyor. Hatırla diyor. O günü hatırla. Senin güzelim fikirlerin için atıp tutmuştu bu şahıs. Dinleme sen onu diyor. Al yanakları, sevimliliği seni yanıltmasın diyor ve beynim kendini kapatıyor. Dinlemiyorum.


Bir vizyon toplası daha organize edildi. Toplantı Robert Koleji’nin mezunlar evinde gerçekleşecekmiş. Büyük bir toplantı olacak. Ben de davetliyim.

Bir öğlen toplanıyoruz. Çok güzelmiş mezunlar evi. Havuz filan var. Bir gün oğlum olursa adını Can koyacağım, Can Yapıcı havalı bir isim. Can Robert’te okusun, oradan mezun olsun, ben okula o kadar para gömdükten sonra en azından hafta sonları bana bir yemek yedirir, havuza sokar beni yaşlılığımda diye düşünüyorum. Herhangi bir havuzdan en çok tadı çocuklar ve yaşlılar alır neticede. Havuz suyu ne kadar sıcak olursa yaşlılar o kadar sevinir. Ya bak havuz çok iyi geldi, kemiklerim ısındı, sırt ağrılarım hep geçti derler. Ergenler için ise havuz, yüzülecek, tadını çıkartılacak bir şey değil. Havuz onların çıplak bir bedene en yakın olabildikleri yer. Havuz, onlar için sevişmeye çok yakın bir yer. Bir sevişme ihtimali. Ama hiçbir kadın orta 3'e giden ergenlerle sevişmiyor. Uyandırayım. Günaydın.

Toplantı başlıyor. Toplantı sürüyor. Toplantı bitmek bilmiyor. Ne vizyonmuş arkadaş. İlk vizyonumuz bu toplantıyı sonlandırmak olmalı. Ancak öyle bir vizyon söz konusu değil. Tam ben kendimi hipnotize edip, bedenimi en azından astral olarak havuza sokabilir miyim? diye düşünürken Öner, tahtaya Big için önemli şeyleri yazma fikrini ortaya atıyor. Kalkıyor yerinden ve 1 numaraya Viktor Kuzu yazıyor. Yok daha neler. Öner, Viktor’un neden önemli olduğundan, şimdiye kadar çalıştığı stratejik planlamacılardan nasıl farklı olduğundan, geleceğin yüzünü markalara değil tüketicilere dönen ajanslarda olduğundan ve tam da bu nedenle Viktor’a ihtiyacımız olduğundan bahsediyor. İlginç. Beynim bu sefer kendini kapatmıyor. Dinliyorum. Dinledikçe hak veriyorum. Ama odadaki herkes aynı fikirde değil. İyi ki de değilmiş, bunu sonradan anlıyorum.


Yaz bir şekilde geçiyor. Mersin küçük bir şehir. Küçük şehir çocukları için yaz sıkılarak geçer ama büyüdükçe ve hayat seni başka şehirlere savurdukça ve sen büyük şehirlerde sıkılacak vakit bulamadığın büyük işlere gömüldükçe o sıkılmaları özlersin. O sıkılmaların bir lezzeti vardır. Sıkılmayan bilmez.

En iyi 2 arkadaşım Aşkın ve Turgut. Apartmanın bahçesinde 3 ergen erkek hep beraber sıkılıyoruz. Hava haddinden fazla sıcak. Hava çok sıcak ve biz çok sıkılıyoruz. Her yeni gün bir öncekinin benzeri. Derken bir gün bu monotonluk bir nakliye kamyonuyla kırılıyor. Apartmanımıza yeni taşınan bir aile var. Nakliye kamyonuyla birlikte bir Kartal park ediyor apartmanımızın önüne. Kartal’ın içinden bizim yaşlarımızda bir kız iniyor. Dümdüz, upuzun saçları var kızın. Kısa bir şort giymiş. Çok güzel bacakları var kızın. Arabadan inerken göz göze geliyoruz. Gelmememiz mümkün değil. Mal gibi bakıyoruz kıza 3 ergen erkek. Kız çok güzel. Hemen oracıkta, bir ergen erkeğin yapması gereken şeyi yapıyorum, aşık oluyorum.


Her gün işe geliyoruz. Her gün aynı markaya fikir düşünüyoruz. Çok fazla enerjimiz, enerjimizi verebildiğimiz tek markamız var. Her yeni gün, bir öncekinin benzeri. Derken bir gün bu monotonluk Öner’in yarın Viktor’la bir toplantı yapacağız demesiyle kırılıyor. Bize bir proje anlatacakmış. Peki diyorum. Vizyon toplantısı önyargılarımı yıktı nasılsa, beynim kendini kapatmayacak.

Ertesi gün, Big toplantı odasında toplanıyoruz. Viktor, hafta sonu insanları diye bir kavramdan bahsederek başlıyor konuşmasına. İnanılmaz bir sunum yapıyor. BLAB’ı kurduktan sonra bu inanılmaz sunumlara çokça şahit olacağımı, bazı sunumlarda birlikte ağlayacağımızı, güleceğimizi ve her seferinde ondan sonra sahne almanın zorluğunu yaşacağımı, onun inanılmaz sunumlarını geçmek için uğracağımı bilmeden dinliyorum. Bize anlattığı projeyi büyük bir marka için geliştirmiş. S.ktir et markayı diyor Öner; biz bunu bir start-up olarak hayata geçirelim. Projenin ismi Weekend People imiş. S.ktir et diyorum ben Weekend People’ı; biz buna Weople diyelim. O bir şeyler söylüyor, biz başka şeyler. O toplantıda proje büyüyor, adı konuyor. Ama toplantıda başka bir şey daha oluyor. Biz üçümüz birlikte çalışmanın keyfini alıyoruz.

BLAB’ın ilk yılı aldığımız ilk Kristal Elma (soldan sağa Öner, ben, Viktor)

Güzel kız apartmanımızın 5. katına taşınıyor. Birkaç gün sonra isminin Şebnem olduğunu öğreniyorum. Anında balkonlarını tespit ediyorum. Apartmanımızın tam karşısında bakkal var. Ben gün içinde bakkalda çok vakit geçiren bir insanım. Çok vakit geçirdiğim için bakkalın önünde bana özel koyulmuş bir tabure var. O tabureye çöküldüğü zaman 5. kat balkonu gayet net bir şekilde izlenebiliyor. Bu yüzden bakkalda geçirdiğim süre gün be gün artıyor. Her gün düzenli olarak bakkal önü taburesine çöküyorum. İlk çöküşümden birkaç gün sonra balkonda bazı hareketlenmeler oluyor. Şebnem balkona çıkıyor. Şebnem beni görüyor. Şebnem benim ona baktığımı anlıyor. O günden sonra ne zaman ben bakkal taburesine otursam peşim sıra Şebnem balkonda beliriyor. Buraya kadar her şey güzel. Ama ben, ne zaman Şebnem balkonda belirse utanıyorum. Bakamıyorum. Bakın ergenlerin birtakım nedenlerden ötürü beyni çok iyi çalışmaz ama buna rağmen çok akıllı olduklarını ve her şeyi bildiklerini zannederler. Benim de sorunumu çözecek muhteşem bir fikrim var. Tabureye ters oturuyorum. Tabureye ters oturuyor ve bakkalın cam yansımasından Şebnem’e bakıyorum. Böylece sevişme ihtimalim olan karşı cinse 2 güçlü mesaj gönderiyorum. Birinci mesajım, burada oturmuş seni beklemiyorum. Ergenim ama o kadar kolay lokma değilim. İkinci mesajım, evet ben büyük bir gerizekalıyım. Her nedense taburede ters oturan bir gerizekalı.


Nejat Çifçi (ortadaki)

Tam ümidimizi kesiyorken Yeni Rakı’dan beklediğimiz brief geldi. Tam da Nejat Çifçi’nin söz verdiği gibi. Sektörde verdiği sözü tutan insan sayısı çok az. Ama Nejat Çifçi tutuyor. Hem de ne tutmak. Brief, gelecek yılın en büyük işinin briefi. Bir anda Türkiye’nin en büyük markalarından bir tanesinin en büyük işini yapma fırsatını yakalıyoruz. Yeni Rakı’nın en büyük işi. Boru değil. Bu haber küçük ekibimizde büyük bir heyecan yaratıyor. Briefle yatıp briefle kalkmaya başlıyoruz. O kadar çok istiyoruz ki ‘o’ fikri bulmayı, kasılıyoruz. Kafamız çalışmamaya başlıyor. Ama biz çalışmaya devam ediyoruz. Durmadan çalışıyoruz, sürekli çalışıyoruz. Kulaklarımızdan kan sızana kadar çalışıyoruz. Olmuyor. Fikir bir türlü çıkmıyor.


Çok istiyorum onunla konuşmayı. Ona hislerimi anlatabilmeyi. Açılabilmeyi. Bildiğin aşığım. Ancak aşkımı sadece sevdiceğimin bakkal camındaki yansımasıyla yaşabiliyorum. Aşkıma camın ardındaki cipsler, aşkıma çikolatalar, aşkıma sakızlar şahit oluyor. Daha birkaç sene evvel top oynadığım sokaklara sırtımı dönmüşüm. Böyle yazınca romantik. Ama halimi görenler için tam bir muammayım. Bu çocuk neden ters oturuyor? Bu çocuk gerizekalı mı?

Bu iş böyle olmayacak. Güzelim yazımı bir bakkal taburesinde ters oturarak geçirmek istemiyorum. Bir yolunu bulmalıyım. Onun da annesi babası çalışıyor dolayısıyla evde yalnız. Kapısını çalabilir ve ona;

‘Yeni eviniz, yeni modern yaşam alanınız hayırlı olsun. Apartmanımıza hoş geldiniz. Dilerseniz apartmanımızda size küçük bir tur yaptırabilirim. Çok yavaş asansörümüzle 7. kata çıkabilir, oradan küçük pencereye tırmanabiliriz. Küçük pencere dama açılıyor. Apartmanımızın çok güzel bir damı var. Birlikte güzel şehrimiz Mersin’e tepeden bakabiliriz. Küçük pencereye tırmanmayı riskli bulduysanız yine 7. katta küçük bir odamız var. Bir teknoloji odası. Odada apartmanımıza yeni bağlanan uydu anteninin reciever’ı yer alıyor. Geçen hafta yine çok sıkıldığımız bir gün reciever’ın ayarlarıyla oynayıp bazı porno kanallarını görünür kılmıştık arkadaşlarla. Küçük çaplı bir kriz yaşandı apartmanda. Yöneticinin istifası istendi. Reciever ilginizi çekmiyorsa 7. kattan merdiven boşluğuna tükürme yarışması yapabiliriz. Yarışmayı kazanmanız için tükürüğünüzün zemin kata hiçbir yere temas etmeden ulaşması gerek. Biz buna deliksiz diyoruz. Yalnız apartman görevlimiz bu tükürük konusuna biraz hassas yaklaşıyor. 7. kata bizi uyarmaya gelebilir. Ancak daha önce de belirttiğim gibi asansörümüz hayli yavaş. Görevlimiz 7. kata ulaşana kadar kendisinin siniri geçiyor çoğunlukla. Bunlar benim aklıma gelenler. Sizin aklınıza gelen başka bir şey ya da yardımcı olmamı istediğiniz farklı bir konu varsa seve seve yardımcı olmak isterim.’

diyerek adeta bir medeni gibi yaklaşabilirim. Sonuçta konuşarak iletişim kurmayı denemek, tabureye ters oturup cam yansımasından balkon izlemekten daha medeni bir davranış. Ancak ben ona bakmaya bile utanırken nasıl gidip konuşayım? Bir şey yapmalı ona ulaşmalı ve hislerimi anlatmalıyım. Bir fikir bulmalıyım.


Fikir bulmaya çalışırken çıkmaza girmek normaldir. Fikir kolay bulunmaz. Kolay bulunabilen şeyler ucuzdur ancak fikir asla ucuz bir şey değildir. Her ne kadar çıkmaza da girseniz ‘o’ fikri bulacağınıza inanmanız gerekir. İnanç önemlidir. Ben bugüne kadar inanmayarak masaya oturan birinin herhangi bir iş için herhangi bir fikir bulduğuna şahit olmadım. İnanç önemlidir ve inanç aynı zamanda bulaşıcıdır. Liderin bu inancı tüm ekibe bulaştırması gerekir. Yaratıcı ekibe, arkadaşlar falanca marka için fikir çalışacağız ama yani bu adamlara iyi fikir de bulsak anlamazlar. Zaten vaktimiz de kısıtlı, bu kısıtlı vakitte iyi fikir çıkmaz zaten ama biz yine de çalışalım bakalım ne olacak? deyin ve çıkan fikirlere bakın. Bir de, ben inanıyorum arkadaşlar bu markaya çok süpersonik bir fikir bulup bombayı patlatabiliriz. Vakit kısıtlı biliyorum ama en iyi fikirler hep yumurta kapıya dayandığı zaman çıkar deyin ve çıkan fikirlere bakın. İlkinde bakacak fikir bulabileceğinizi sanmıyorum. İnanç yoksa fikir de yok. Bu kadar basit.


Her ne kadar kasılmış da olsak tüm ekip olarak ‘o’ fikri bulacağımıza inanıyoruz. Zaten hala çalışabilmemizin nedeni de bu inanç. Arnavutköy sahilde güzel bir restoran açılıyor. Her öğlen aynı yerlerde yemek yemekten sıkılmış bizler için çok güzel bir haber bu. O gün de ilk defa oraya yemek yemeye gideceğiz ben, Öner ve Çağlar. Yemeğe gitmeden önce bilgisayarımı kapatıyorum ve tam kapatırken aklıma bir laf geliyor. Hass.ktir diyorum içimden. Hass.ktir. Çok güzel lan bu. Çok büyük bir şey bu. Yemeğe gidene kadar boş boş bakıyorum etrafa. Beynimde sadece o laf dönüyor. Öner ve Çağlar yürürken bir şeyler hakkında konuşuyor. Zinhar duymuyorum onları. Hava mis gibi. Muhteşem bir boğaz manzarası var. Zinhar görmüyorum. Transtayım. Yemeğe oturuyoruz. Öner’e dönüyorum ve abi diyorum bir şey var. Bir kalem istiyorum garsondan ve oracıkta amerikan servisine lafı yazıyorum. Öner evet diyor bu büyük bir şey. Çağlar da heyecanlanıyor, o da çok iyiymiş bu diyor. Başlıyoruz amerikan servisine yazmaya. Sipariş mipariş unutuyoruz. Yazdıkça yazıyoruz. Şöyle olur diyoruz, böyle olur diyoruz, anlatıyoruz gülüyoruz ve yazıyoruz. Laf fikre evriliyor. Fikir büyüdükçe büyüyor. Yemeklerimizi 1 saat sonra ancak sipariş edebiliyoruz. Ben yeni bir amerikan servisi de istiyorum garsondan çünkü benim eskisinin üzerinde Yeni Rakı’nın en büyük işi yazılı.


Ne yapmam lazım bilmiyorum. Bir fikre ihtiyacım var. Çok sıcak bir Mersin gecesi giriyorum yatağıma, uyumaya çalışıyorum. Hava yapış yapış nemli, ben yapış yapış aşığım. Dönüp duruyorum, uyuyamıyorum. Kalkıp soğuk suyla bir duş alıyorum. Tekrar giriyorum yatağa. Bu sefer uyumayı başarıyorum. Rüyamda Şebnem’i görüyorum. O da bana aşıkmış. ‘Nasıl oldu bu iş?’ diye soruyorum Şebnem’e. ‘Ne nasıl oldu?’ diye soruma soruyla karşılık veriyor Şebnem. İlk defa duyuyorum Şebnem’in sesini. Ne kadar güzel bir sesi var Şebnem’in. ‘En son hatırladığım’ diyorum ‘bakkalın önündeki tabureye ters oturmuştum. Nasıl oldu da sevgili olduk? Nasıl oldu da çıkıyoruz Şebnem? Ben hiçbir şey anlamadım.’ diyorum. ‘E sen bana mektup yazdın ya.’ diyor Şebnem. Mektup mu? Tabii ya!

Uyanıyorum. Benim acilen kağıt bulmam, kalem bulmam lazım. Benim acilen Şebnem’e mektup yazmam lazım. Şebnem’e daha aşığım artık. Rüyanın aşkı artırmak gibi bir işlevi var.

Ve başlıyorum yazmaya.


Ofise dönüyoruz. Cebimden amerikan servisini çıkarıyorum, bilgisayarımı açıyorum ve başlıyorum yazmaya.


Yazdıkça yazıyorum. Yazdıklarımı beğenmiyorum tekrar yazıyorum. Sayfalar dolusu yazıyorum. Onu ilk gördüğümde neler hissettiğimi yazıyorum. Onun saçlarını yazıyorum. Onun bacaklarını yazıyorum. Bakkalın önünde neden ters oturduğumu yazıyorum. Yazdıkça yazıyorum, yazdıkça yazmayı seviyorum. Onun tüm bunları okuyacak olmasına heyecanlanıyorum. Benim yazdıklarımı okuyacak. Benim yazdıklarıma heyecanlanacak. Belki benim yazdıklarım yüzünden o da bana aşık olacak.


Yazdıkça yazıyorum. Öner tam karşımda oturuyor. Bazen kendi yazdıklarıma gülerken yakalıyor beni. Gülümsüyor. Bazen çok heyecanlanıyorum yazarken, yazdıklarımı Öner’e okuyorum. Öner fikirlerini söylüyor, yeni kapılar açıyor. Onun açtığı kapılardan giriyorum, yazmaya devam ediyorum. Saatlerce yazıyorum. Tasarımlar yapılıyor bir yandan. Muhteşem bir sunumumuz oluyor günün sonunda. Şimdi gidip sunmamız lazım.


Mektubu tamamlıyorum, temize çekiyorum. Zarflamadan önce adettendir parfüm sıkıyorum. Parfümü direkt yazının üstüne sıkıyorum. Mürekkep akıyor. ‘Hass.ktir!’ diyorum. Yeniden temize çekiyorum. Bu sefer parfümü zarfın içine sıkıyorum ve kağıtları bir güzel katlayıp yerleştiriyorum zarfa. Şimdi bunu Şebnem’e ulaştırmam lazım.

Peki nasıl ulaştıracağım?

‘Hass.ktir!’ diyorum, ‘bu kısmı düşünmemiştim.’

İlk posta kutusuna atma fikri geliyor aklıma. Olmaz riskli. Babası nasıl bir baba bilemiyorum. Modern bir baba olmayabilir. Kızımın özelidir karışamam demeyebilir. Bir akşam kızgın bir kız babası kapımıza dayanabilir. Modern de olsa mektup cayır cayır parfüm kokuyor. Mektubun niyeti aşırı belli. En modern babayı bile açması için cezbedecek bir kokusu var. Ayrıca mektup posta kutusundan hemen alınmazsa, parfüm kokusu posta kutusu ve civarına sinebilir. Bu sefer de benim babam akşam eve geldiğinde neden apartman girişi kullanmaya kıyamadığım aşırı pahalı parfümümden kokuyor sorgulamasına girebilir.

Posta kutusu olmaz. Posta kutusu riskli.

İkinci fikrim kapısına bırakıp zile basmak ve kaçmak. Bunda da Şebnem’e yakalanma riski var. Mektuptaki parfüm kokusu tüm riskleri artıran bir faktör. Mektubun cezbedici kokusu Şebnemlerin karşı komşusunu ya da apartman görevlimizi baştan çıkarabilir. Komşuların ya da apartman görevlimizin aşk dolu satırlarımı okumasını istemiyorum.

Haliyle bu fikir de olmaz.

Üçüncü fikrim kurye kullanımı. Turgut zaten benim Şebnem’e aşık olduğumu biliyor. Turgut ayrıca bu tip bir görevi başarıyla sonlandıracak tipte bir insan. Halden anlayacaktır.

Bu fikir güzel. Bu fikir olur. O zaman aşk mektubumu Turgut elden verecek. Şebnem zaten gün içinde belirli saatlerde evden çıkıyor ve kursa gidiyor. Giriş çıkış saatleri net. Dönerken verelim ki evde rahat rahat okusun kız. Giderken verirsek çeşitli tatsızlıklar çıkabilir. Huyunu suyunu bilmediğim bir insan Şebnem neticede. Şimdi gidip kurs arkadaşlarına benim mektubumu okuması hoş olmaz. Ayrıca kursta kesin bundan hoşlanan bir ergen vardır. Ergenler hoşlandıkları ama açılamadıkları kızlara gerizekalı şakalar yapabilirler. Şebnem’in benim mektubumu gerizekalı bir ergenin sesinden sövgölö şöbnöm diye dinlemesini istemem.


Sunum tarihi haftalar önce belirlenmiş. Biz fikri sunuma 2 gün kala bulmuşuz. Son iki günü de sunumu hazırlamaya kullanmışız. Son dakikacılık gibi görünüyor ancak haftalar süren çalışmamız olmasa son dakika ‘o’ fikir çıkmayacak. Bu tam bir doğum süreci. Sağlıklı bir fikir bulabilmek için beyninizde o fikrin tohumlanmasına, gelişmesine ve doğuma hazır hale gelmesine ihtiyaç var.

Öner’le alıyoruz sunumumuzu gidiyoruz Yeni Rakı’ya. İlk tur sunuma Nejat katılmayacak. Sunumu eybiemlere yapmamız lazım. Yeni Rakı assistant brand manager’ları karşılıyor bizi. Hepsi kariyerlerine yeni başlamış çok genç insanlar. İyi eğitimliler. Kimileri hırslı tipler ancak risk almayı pek sevmiyorlar. Kafalarında bir checklist var ve fikri dinlerken hisleriyle değil o checklist’i işaretleyerek dinliyorlar. Branding güçlü mü? Güçlü. Çek at! Bence değil. O zaman çek atma, bu fikir olmaz.

Peki sence derken?

Bir fikri ilk dinlediğinde sende nasıl hisler uyandırdı onu söyle bana. Etkilendin görüyorum. Bu etkilenme bilinç dışı bir faaliyet. Ama beynine sorarsan o işi bilinciyle değerlendirmeye alacak. Rasyonelize etmeye, checklist’ine uydurmaya çalışacak. Devreye korkuları girecek. Yok o ne der yok bu ne derleri düşünecek. Yapmaması gereken bi’ ton şey yapacak.

Hal böyle olunca onların filtresinden geçen işler belirli kalıpların içinde kalıyor, süratle vasatlaşıyor. Biz vasat sevmiyoruz.

Anlatıyoruz fikrimizi. Biz anlattıkça kıpırdanıyorlar. Abilerinden ablalarından fikir dinlerken poker suratıyla dinlemeyi öğrenmişler. Biz anlattıkça poker suratları poker oynamayı bırakıyor. Gülmeye başlıyorlar. Etkileniyorlar.

Simin Yener ‘Evet o zaman öyle yapalım’ derken

Tamamlıyoruz sunumumuzu. Masada biz hariç 4 kişi var. Çok beğendik’le başlıyorlar yorum vermeye, ama ile devam ediyorlar. Ama’dan sonrası checklist. Konuşuyorlar konuşuyorlar. Çekincelerini anlatıyorlar. Bir tek Simin Yener konuşmuyor.


Viktor’la yaptığımız toplantıların sıklığı artıyor. Her toplantıda benim fikirlerim biraz daha değişiyor. Viktor benim stratejik planlamacılara bakışımı değiştiriyor. İyisi böyle oluyormuş demek ki demeye başlıyorum. Ama tüm bunları içimden söylüyorum. Yüzüne söylemek için henüz erken. Toplanıyoruz ve Weople çalışıyoruz. Biz çalıştıkça Weople ete kemiğe bürünüyor. Hep birlikte bir wireframe çıkarıyoruz, Sevkan arayüz tasarımlarını yapıyor, Madde 22 yazılımını yapmaya başlıyor.

Yine bir Weople toplantısında, biz böyle üçümüz bir ajans kursak ya lan diye yarı geyik yarı ciddi açılıyor konu. Start-up ruhu olan bir ajans. Geleneksel olmayan, dijitalden anlayan ama dijital olmayan bir ajans. Mecra bağımsız, yüzünü markalara değil tüketicilere dönen, hem etkili hem yaratıcı işler üretebilen bir ajans. Masaya oturduğunda fark yaratacak ama yaratacak ortam bulamadığında ya da işin vasatlaştığını hissettiğinde masadan kalkmaktan çekinmeyecek bir ajans. Heyecanlanıyoruz. Cebinde ajans kuracak parası olmayan, portföyünde ajans kurduracak müşterisi olmayan 3 kişi, değişik bir ajans kurma hayali kuruyoruz.


Şebnem kurstan akşam saat 5 gibi dönüyor. Biz 4 gibi beklemeye başlıyoruz Şebnem’i. ‘Daha 1 saat var kızın gelmesine başka bir şey yapalım.’ diyor Turgut. ‘Hayır yapamayız. Ya erken gelirse?’ Turgut ofluyor pofluyor ama benim ne tür bir manyak olduğumu bildiği için daha fazla itiraz etmiyor. ‘Bari mektubu sen tut.’ diyor Turgut ‘Her yerim parfüm koktu .mına koyim.’ diye de ekliyor. ‘Abi gelirse şimdi ben kesin panik olurum vermekten vazgeçerim, sende kalsın, kızı görür görmez koşar verirsin?’ diyorum. Ağır bir küfür daha patlatıyor Turgut. Gülüyoruz.

Saat 5 gibi Şebnem iniyor dolmuştan. Tam apartmana girecekken Turgut fırlıyor mektubu veriyor. Kız şaşkın. Bu ne filan gibi bir şeyler geveliyor ama Turgut onun ne söylediğini dinleme zahmetine katlanmadan geliyor yanıma. Ben sota bir yere gizlenmiş, olan biteni Şebnem’e görünmeden seyretmişim. Her şeyi görmeme rağmen ‘Verdin mi lan?’ diye soruyorum. ‘Verdim.’ diyor Turgut. ‘Ne dedin?’ diyorum verirken. ‘Hiçbir şey demedim .mına koyim.’ diyor Turgut. İyi belki de hiçbir şey söylememesi hayırlıdır diye düşünüyorum. Zaten aklım fikrim Şebnem’de. Şu an mektubumu okuyor mudur? Beğenmiş midir? O da bana aşık olmuş mudur?

Gençler!’

Babam sesleniyor. İşten gelmiş arabasını park etmiş. Tavırlı gibi yavaş adımlarla yanına yürüyorum. Daha 1–2 yıl önce babam işten geldiğinde top oynamayı bırakır yanına koşardım. Şimdi ağır ağır yürüyorum. Yürüyoruz. Yanımda Turgut da var. ‘Oğlum bakın ileride bu zamanları ararsınız.’ diyor babam. ‘Faydalı şeyler yapın. Bu zamanlar bir daha gelmez. Kitap okuyun, spor yapın. Bütün gün güneşin alnında mahallede dikiyormuşsunuz serseri gibi, bana geliyor hep bunlar. Duyuyorum.’

‘Ben bilgisayarla uğraşıyorum Tayfun Amca.’ diyor Turgut. Turgut’un bilgisayar dediği Commodore 64. İsminden de anlaşılacağı gibi 64 kilobaytlık bir cihaz. Turgut’un uğraşıyorum dediği eylemse oyun oynamak. Aslında birlikte uğraşıyoruz. Bazen onlarda bazen bizde hayvanlar gibi oyun oynuyoruz. Aşkın da var. Üç kişiyiz, Commodore 64'de maksimum iki kişi aynı anda oynayabiliyor. Şebnem’den sonra ben bakkalla takılıyorum. Aşkın’la Turgut üçüncü kişi olmadan, bir stres kaynağı olmadan, güzel güzel oyunlarını oynuyorlar. ‘Taylan da bana ders çalışacağım diye aldırdı, bir kere görmedim ders çalıştığını.’ diyor babam. Aslında vardı öyle bir niyetim. Basic diye bir programlama dili vardı Commodore 64'ün. Biraz ona çalışmıştım.

10 print “Taylan”;

20 goto 10;

run

Yukarıdan aşağı sonsuz bir loop’ta Taylan yazdırmayı becerip bırakmıştım çalışmayı.

‘Haydi ben eve çıkıyorum, sen de gel birazdan.’ diyerek yanımızdan ayrılıyor babam. ‘Tamam.’ diyorum. Turgut’la vedalaşıyoruz.

Evde yemeğimizi yiyoruz. Benim aklım fikrim mektupta. Kesin okumuştur şimdiye kadar. ‘Babası kapımıza gelmediğine göre beni babasına şikayet etmedi demek. Bunlar hep olumlu gelişmeler. O zaman o da bana boş değil.’ gibi çıkarsamalar yapıyorum ergen beynimle. Demek ki bu yaz bir sevgilim olması ihtimali doğdu. Bir sevişme ihtimali. Olacak gibi.


Sonra hiç olmadık bir yerde, hatta birilerinin sözünü keserek söze giriyor Simin, süper bir fikir diyor. Bayıldım ben diyor. Ama mama yok ne hissediyorsa onu söylüyor kız. Biz bunu hemen bu haliyle Nejat’a sunalım diye bitiriyor konuşmasını. Vay be diyoruz içimizden. Olacak gibi.


Yemeğimiz bitmeye yakın babam, ‘Bugün aşağıda’ diyerek başlıyor söze, ‘Turgut hayvan gibi benim parfümümden kokuyordu. Baya bir parmak azalmış parfüm. Ne dolaplar çeviriyorsun oğlum sen? Eve arkadaşlarını toplayıp üzerlerine parfüm mü sıkıyorsun? Neyin peşindesin?’


Aynı dönemde yeni ajans kurma hayalimiz tutkulu bir isteğe dönüşüyor. Viktor’la yaptığımız Weople toplantılarında Weople’ın yanı sıra bolca ajans kursak nasıl bir ajans olurduyu da konuşuyoruz. Yazıyoruz, hangi ekipler olacak, hangi ekip nerede oturacak detayına kadar çiziyoruz. Belli güzel bir ajans olacak. Hissediyoruz. Hayal etmek, istemek, iyi bir şeyler olacağını hissetmek yetmiyor. Para lazım. Yeni Rakı’nın en büyük işini yapma ihtimalimiz var ama bu gerçekleşse bile tek başına yetmiyor.

Daha önce anlatmıştı, Viktor Medina’dan ayrılıp Güzel Sanatlar’a dönerken Act2Connect diye bir şirket kurma konusunda Yiğit Şardan’ı ikna edip dönmüş. Yiğit Şardan Act2Connect’in yatırımcısı olmayı kabul etmiş. Şimdi işler değişti. Weople gibi start-up’ları hayata geçirebilen, mevcut ajanslardan farklı bir ajans kurma hayalimiz var. Viktor bu nedenle Yiğit Şardan’ın kurmak istediğimiz ajansa yatırım yapabileceğini düşünüyor. Weople zaten paketlenmek üzere. Paketlenmiş bir Weople’ın yanına vizyonumuzu koyarsak yatırım alabiliriz diyor ve biz de aynı fikirdeysek Yiğit Şardan’la konuşabileceğini söylüyor. Tamam diyoruz.


Bak kaç gün oldu hala ses seda yok. Bu kız okudu mu mektubu? Yoksa okumadan attı mı? Belki parfüm kokusundan hoşlanmıyordur. Var çünkü öyle insanlar. Belki de yakmıştır. Ama yakma genelde ayrıldığın zaman gerçekleştirilen bir eylem. Ayrılınca sinire kesiyor, mektupları, fotoğrafları filan yakıyorsun. Yalnız yakarsa, mektup çok parfümlü olduğundan beklemediği şekilde alev alır o mektup. Yangınlar böyle böyle çıkıyor.

Belki okumuştur. Okuduysa neden dönmüyor? Yoksa beğenmedi mi? Belki de erkek arkadaşı vardır. Belki eşzamanlı o da mektup yazmıştır. Onun mektubu belki benim mektubumdan daha iyidir. Belki aynı mektubu yazmışızdır. Belki Şebnem iki mektubu da okumuş, verdiğim emek için bana teşekkür ederek mevcut erkek arkadaşıyla ilerleme kararı almıştır kendi içinde. Çıldıracak gibiyim. Neden hala ses yok?


Sunumumuzun üzerinden birkaç gün geçti. Siminler Nejat’a fikri sunmuş mudur? Bilemiyoruz. Ses seda yok. Çok iyi fikirdi lan. Belki henüz sunmamışlardır. Belki sunmuşlardır da Nejat beğenmemiştir. Halihazırda bir ajansları var çünkü. Belki onların fikri bizimkinden iyidir ve onların fikriyle ilerleme kararı almışlardır. Bir de bizim yeni ajans işi var. Viktor Yiğit Şardan’la konuş mudur? Konuştuysa neden bir şey söylemiyor? Konuşmadıysa neden hala konuşmadı? Viktor konuşmayı seven biri. Ben onu öyle tanıyorum. Neden hala konuşmadı o halde? Öner’e Yeni Rakı’yı sorsan, ya dönerler onlar diyor. Öner dünyanın en cool insanı. Ona Viktor’u sorsan, ya olur o iş diyor. Ben dünyanın en cool insanı değilim. Hemen bir cevap almak istiyorum. İyi geçen sınavlarımdan sonra öğretmenlerimi de böyle darlardım. İyi geçen sınavlarımın hepsini istisnasız çok geç okudu öğretmenlerim okul hayatım boyunca. Ama sınavım kötü mü geçti? Hemen ertesi gün açıklanırdı sonuç. Neden? İyi şeyler zamana mı ihtiyaç duyuyor? Bir şeyler çarçabuk olunca değerini mi bilmiyoruz onların insanlık olarak? Çıldıracak gibiyim. Neden hala ses yok?


Simin sonunda dönüyor. Nejat’la bizi bir araya getirmek istiyormuş, bir toplantı ayarlamış. Güzel haber. Akabinde Viktor dönüyor. Yiğit Şardan’la bir görüşme ayarlamış. Viktor önden kafamızdakileri biraz çıtlatmış Yiğit Şardan’a ancak bir sunum yapılması ve ikimizden birinin de o sunuma katılması gerekli. Yiğit Şardan henüz beni tanımıyor o yüzden benim o sunuma katılmam anlamlı değil. Kimsin lan sen? diye sorsa ne yapacağım? Özgeçmişimi mi okuyacağım? Kaldı ki bir Çukurovalı olarak bu tip sorulara asıl sen kimsin lan? diye cevap veriyorum genelde. Çukurova dışında yaşayan her Adanalı gibi Adanalılığımı içime gömmek durumunda kaldım tamam da çok derine gömülemiyor kendileri. Biraz eşeledin mi evet geldim sıkıntı nedir? diye ortaya çıkıveriyor. Bu sebeplerden ötürü Öner ve Viktor, Yiğit Şardan sunumuna çalışıyorlar, ben de ekiple birlikte Yeni Rakı sunumunun üstünden geçiyorum.

İlk Yiğit Şardan sunumu gerçekleşiyor. Katılmadığım iyi olmuş çünkü sunum çok iyi geçmiş. Toplantı detaylarını öğlen yemeğinde anlatıyor bana Öner ve Viktor. O gün, o öğlen, o yemekte Öner hala benim patronum, Viktor hala bizim ajansımıza danışmanlık veren bir stratejik planlamacı. Yemek biterken anlıyorum ki ben artık o masada iki ortağımla oturuyorum. İleride biri abim, biri de kardeşim olacak iki ortağımla.

Sunumun iyi geçtiğini biliyorum ancak toplantı detaylarını merak ediyorum. Weople anlatılmış. Weople gibi projelerin ve bu gibi projeleri hayata geçirmeye çalışan, hep deneyen, yeninin peşinde bir ajansın neden gelecekte kıymetli olacağı anlatılmış. Geleceğin ajanslarının bir laboratuvar gibi çalışması gerektiğinden dem vurulmuş. Hayallerimiz, istek ve hislerimiz paylaşılmış. Heyecanımız gösterilmiş. Günün sonunda Yiğit Şardan ne yapmaya, ne başarmaya çalıştığımızı anlamış. En önemlisi heyecanımızdan etkilenmiş. Tamam demiş. Bu ekip Weople mı yapar, Zeople mı yapar bilemem ama illa ki bir şey yapar. Yatırım yapacağım. Kurun ajansı.

Böylece zaten bildiğimiz bir şeyin sağlamasını yapmış oluyoruz. Yatırım işe değil; Weople’a Zeople’a değil, insana yapılır. Ve biz bir araya geldik mi büyük bir enerji ortaya çıkıyor. Bu enerji gözle görülebilen ve geçen 5 yıla rağmen hala koruduğumuz bir enerji. Bu enerji yüzünden tartışıyoruz, bağrışıyoruz, küfürleşiyoruz ama sonunda dengeyi tutturmayı ve bu enerjiyi doğru yönetmeyi başarıyoruz. Aslında işin doğrusu bağrış ve küfürleşmeyi Viktor’la ben yapıyoruz. Öner en fazla tartışıyor ve bu tartışmalar nitelikli, kaliteli tartışmalar oluyor. Çünkü Öner aşırı cool bir insan.


Şebnem bana dönüyor. Araya adam sokmadan, kurye işlerine girmeden dönüyor. O da bana bir mektup yazmış ve ben bir gün apartmanın bahçesinde otururken yanıma gelip elden veriyor mektubunu medeni bir insan gibi. Hem de beni yalnız yakalamak gibi küçük hesaplara girmeden, yanımda Turgut ve Aşkın varken veriyor. Bir medeniyet dersi alıyorum. Zaten yaşı kaç olursa olsun kadınlar erkeklerden açık ara daha medeni. ‘Çok güzeldi’ diyor ‘mektubun.’ ‘Çok güzel yazmışsın. Umarım sen de benim mektubumu beğenirsin.’ Şaşırıyorum, afallıyorum. Rüyamda duymuştum, o sayılmaz. Sesini ilk defa duyuyorum Şebnem’in. Çok güzel sesi. Gözlerini ilk defa bu kadar yakından görüyorum. İçi gülüyor gözlerinin. Çok güzel gözleri. Yine kısa bir şort giymiş. Ve çok güzel bacakları. Ne cevap verdiğimi hiç hatırlamıyorum. Bu medeni davranışından ötürü ona teşekkür etmiş, uzun zamandır heyecanla beklediğim bu mektubu en kısa zamanda okuyacağımı söylemiş olabilirim. Ya da mal mal yüzüne bakmış, sağol eyvallah filan demiş olabilirim. Hatırlamıyorum. Ama Şebnem uzaklaştıktan hemen sonra koşarak eve gittiğimi hatırlıyorum.

Eve gittim ve mektubu açtım.


Nejat’la toplanıyoruz. Bu sefer yarım g.t oturduğumuz bir toplantı odasında değiliz. Güzel, büyücek bir toplantı odası. Siminlere sunumu kendi bilgisayar ekranımızdan yapmıştık, bu odada projeksiyon cihazı bile var. Bunlar hep olumlu gelişmeler. Bağlıyoruz bilgisayarı. Bembeyaz ilk ekranımız sapsarı görünüyor. Ben biraz kabloyla oynuyorum, eğip büküyorum, düzeliyor tekrar bozuluyor. Bir pozisyonu var kablonun, o pozisyonda tutmayı başarırsan ekran sararmıyor. Bir elimle kabloyu sabitliyorum, diğer elimle slaytları geçiyorum. Güzel bir sunum yapıyorum. Gülüyoruz, eğleniyoruz. Sunum bitiyor. Kampanyayı en net anlatan slayta geri dönüyor ve kritik soruyu soruyorum nasıl buldunuz?

Nejat söz alıyor. Size diyor bir kötü bir de iyi haberim. Kötüden başlayayım diyor ve bu kampanyayı çeşitli nedenlerde ötürü yapamayacağımızı söylüyor. Sapsarı oluyorum. O şokla kablo elimden kaymış, ekran sararmış, ekranın sapsarı ışığı yüzüme vuruyor. Öner’e bakıyorum. Öner’in yüzünde herhangi bir değişiklik yok. Öner aşırı cool bir insan. İyi haberimse diyor Nejat, söz veriyorum siz yeni fikrinizi getirmeden kimseyle ilerlemeyeceğim. Biliyoruz ki Nejat verdiği sözleri tutuyor. Aslında bu gerçekten de iyi bir haber. Ama kötü haber o kadar kötü ki peşi sıra söylenenin iyi bir haber olduğunu o an için anlayamıyorum.


Mektubu açıyorum. Açar açmaz içini kokluyorum. Yok. Parfüm sıkılmamış. Kağıtları çıkarıp okumaya başlıyorum. El yazısı çok güzel. Ona mektup yazmam çok hoşuna gitmiş. Öncelikle bunu belirtiyor. Ona olan ilgimi farkettiğini, bunun da çok hoşuna gittiğini söylüyor. Tabureye neden ters oturduğumu zaten görür görmez anladığını, çünkü onların katından da bakkal camının yansımasının göründüğünü, benim yansımadan ona baktığımın bariz bir şekilde belli olduğunu nazik bir dille açıklıyor. Bana bir iyi bir de kötü haberi olduğunundan bahsediyor. İyi haberden başlıyor. İyi haber, o da bana aşıkmış. ‘Allah!’ diyorum mektubu okurken. Mektubumda ‘Benim sevgilim olur musun?’ diye sormuştum. ‘Evet olurum.’ diyor. ‘İşte bu!’ diye bağırıyorum. Kötü haberse taşınma koşuşturması bittikten sonra ailecek Limonlu’daki yazlıklarına gideceklermiş ve bütün bir yazı orada geçireceklermiş. Aslında bu gerçekten de kötü bir haber. Ama iyi haber o kadar iyi ki peşi sıra yazılanın kötü bir haber olduğunu o an için anlayamıyorum.

‘İşte!’ diyorum kendi kendime. ‘Artık bir sevgilim var. Sevişme ihtimalim hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Bu yaz o yaz. Orta 3'e gidiyorum ve sanırım bu yaz bir kadın benimle sevişecek.’


2012 yılının Mart’ında BLAB’ı resmen kuruyoruz. Esentepe Gazeteciler mahallesi, Yazarlar Sokak 9 numaradaki 3 katlı şirin binanın 3. katına yerleşiyoruz. Bu sırada Sevkan ayrılıp İspanya’ya, Hale ayrılıp Almanya’ya taşınmış. Viktor, ben, Öner dışında ekibimizde Beybin ve stajyerimiz Başak var. Çağlar ve Barbaros Madde 22 olarak bizimle beraber geliyor. Toplamda 7 kişiyiz. Ofisimiz küçük, hayallerimiz büyük.

BLAB kurulduktan birkaç ay sonra baba oluyorum. Oğlumun adını Can koyuyorum. Can’dan iki ay sonra Selim doğuyor. Viktor’un oğlu. Ondan birkaç yıl sonra da Ayşe Deniz. Öner’in kızı.

Viktor, kardeşim, Can’ın göbek bağını Robert’e gömüyor.

Ama o an, o toplantıda, bunların olacağını bilmiyorum, bilmiyoruz.

Nejat’ın sözünü tutacağını biliyoruz ama o yıl Yeni Rakı’nın en büyük 2 işini, Bi’ Büyük Sofra ve Bi’ Büyük Hareket’i hayata geçireceğimizi bilmiyoruz. 5 yıl sonra ne olacak bilmiyoruz. Birbirinden güzel insanlarla birbirinden güzel işler yapacağımızı bilmiyoruz. 5 yıl sonra tüm binaya yayılacağımızı 50 kişi olacağımızı bilmiyoruz.

Sadece inanıyoruz: İyi bir şeyler olacak.

Yazarın notu: RESİMLİ BLAB ANSİKLOPEDİSİ çeşitli fasiküllerden oluşuyor. İlk fasikül BLAB’IN HİÇ ANLATILMAMIŞ HİKAYESİ’ydi ve bu fasikülde dilim döndüğünce sizlere BLAB’ın kuruluş hikayesini anlatmaya çalıştım. Bu bölüm de final bölümüydü. Bitti. Fasikül bitti. RESİMLİ BLAB ANSİKLOPEDİSİ ise devam edecek. Unutmamak gerekir ki bazı şeyleri düzgün hatırlamamış, bazı küçük hatalar yapmış olabilirim. Hikaye öyle gerektirdiği için kimi bilinçli kimi bilinçsiz bazı zaman atlamaları yapmış, kronolojiye körü körüne sadık kalmamış olabilirim. Öyle yaptığım için söylemiyorum, dikkat ederseniz ‘olabilirim’ diyorum. Bunlar mümkün. Tüm bunların sonucu olarak da, ‘Lan orada ben de vardım beni yazmamışsın!’, ‘Yok o olay öyle değildi yanlışın var.’, ‘Hayır o gün değildi o, bir gün sonraydı. Neden bu kadar net hatırlıyorum? Çünkü o gün benim araca çarpmışlardı. Arka tampon komple çökmüştü. Bana sorsan söylerdim. Langır lungur yazmışsın. Hatırlamıyorsun madem soracaksın arkadaşım. Hayret bir şey.’ gibilerinden birtakım geribildirimleriniz olabilir. Kişilik olarak ben geribildirimleri saygı ve sevgi çerçevesinde ele alan birisiyim. Beni bu çerçevenin dışına çıkaramazsınız.