DELİ DERLER (III)

‘Devam diyorsun yani?’

Devam etmeye motivasyonum yok ama bari bu seri bir şekilde bitsin…

‘Niye sendeki bu isteksizlik?’

Sendeki bu isteklilik, ısrar ve istikrar niye asıl?

‘Biliyorsun benim de senden farkım yok. Yarım kalmasın bitsin bu seri diye işte…’

Bitsin öyleyse… Kısa geçelim. Lafı en kestirmesinden diyelim.

‘ Deli Derler (I) bir seçim analiziydi. 1 Kasım’da AKP’nin yarattığı algı ve o algının sandığa yansıması üzerineydi. AKP’nin seçim öncesi yarattığı algıyı ancak iki parti değiştirebilirdi; MHP ve PKK demiştik. Niye bu iki parti ve nasıl değiştirebilirlerdi?’

Bahçeli tüm gelişmeleri doğru okudu fakat bu gelişmeler karşısındaki tüm eylemleri yanlıştı. Bu çok garipti.

‘Ne demek bu, neleri doğru okudu mesela?’

Siyasete devletin el koyduğunu, askerin -çekilmiş gibi göründüğü- mevzilerine geri döndüğünü, çözüm sürecinin akıbetinin değiştiğini ve yeni bir döneme girildiğini hepsini gördü Bahçeli…

Görmemesi de imkansız çünkü nihayetinde kendisi MHP Genel Başkanı yani sıradan vatandaş gibi gelişmeleri medyadan izleyerek siyasal okuma yapmaz. Çeşitli devlet kurumlarından birinci elden, hayli detaylı bilgiler de edinmiştir kendisi...

‘Bunca bilgiye ve doğru okumaya bunca hata ve oy kaybetme nasıl olur, normal mi?’

Değil tabi…

Ateşkes bitti, ordu iki cephede birden orta çaplı bir savaş içinde olduğunu ilan etti, sokaklar hareketlendi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vakti zamanında ayaklar altına aldım dediği her türlü milliyetçilik geri döndü yani siyaset oyunu MHP’nin en iyi tanıdığı sahada oynanır hale geldi fakat Bahçeli ne yaptı?

‘Ne yaptı?’

Takımını sahadan çekti.

‘Doğal olarak da AKP maçı MHP’nin sahasında hükmen galip gelerek aldı. Doğru mu?’

Evet doğru… Peki, Bahçeli MHP’yi AKP’nin önünden neden çekti?

‘Evet asıl soru bu… Neden?’

Çözüm sürecine ve PKK’ya yönelik birikmiş öfkenin hem sandıktaki hem de sokaktaki tek adresi MHP olabilirdi fakat Bahçeli -isteyerek veya istemeyerek- tek seçenek MHP olmasın aksine çözüm sürecinin de öznesi olan AKP olsun dedi.

Bahçeli’nin bu tavrının nedeni bir sendromdan kaynaklı olabilir.

‘Nedir o sendrom?’

3 Kasım sendromu… MHP 1999'da şimdikine benzer bir milliyetçi atmosferde oluşan rüzgarla ikinci parti olurken Bahçeli de DSP-MHP-ANAP koalisyonunun başbakan yardımcısı oldu.

‘O milliyetçi atmosferi yaratan neydi?’

Bir çok neden vardı ama yükseltip doruğuna çıkartan Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi sürecinde yaşananlardı.

‘Peki, işin sendrom kısmı nedir?’

Büyük bir milliyetçi dalga ile geldi, bir ekonomik krizle de gitti hatta partisinin baraj altında kaldığı 3 Kasım erken seçim tarihini bizzat kendisi açıkladı. Daha büyük bir sendrom mu var?

Şimdi yine 1999'a benzer bir milliyetçi dalga var. Bahçeli bu dalgaya binerek MHP’yi 16 yıl önce olduğu gibi yine bir koalisyon hükümetinin içine taşımayı başardı diyelim…

‘Evet diyelim?’

Gülen cemaatine yönelik operasyonların devam edeceği ve bu sürecin AKP’yi de aşan bir devlet iradesine dönüştüğü kesinleşmişken, 17–25 Aralık’ın üzerine gidilmesini temel şart haline getiren Bahçeli tam aksi yönde ilerleyen bu operasyonları devam ettirecek bir koalisyonun içinde olmak ister mi?

Türkiye’yi de çok derinden sarsacağı iddia edilen bir ekonomik kriz beklentisi var mı? Evet var.

MHP’nin de içinde yer aldığı bir koalisyon hükümetini bu beklenen krize karşı kim korur; mesela AKP hükümeti dönemlerinin kaynağı açıklanamayan para girişleri MHP’li bir hükümette de devam eder mi? Bahçeli bir defa daha ekonomik krizde yakalandığı bir hükümette olmak ister mi?

AKP’yi sürekli “reform ve demokratikleşme istikametinden sapmamalı” diyerek uyaran gerek İstanbul gerekse de Anadolu sermayesi MHP’li bir hükümete sıcak bakar mı?

Tabi bir de esas, temel soruları da soralım.

Militarist yoğunlaşmanın söz konusu olduğu ülkeleri fiilen kimler yönetir; siyasetçiler mi, güvenlik bürokrasisi ve onunla eş güdümlü olan diğer devlet kadroları mı?

Şu an Türkiye’de militarist yoğunlaşma söz konusu mu?

Ülke böylesi bir konjonktürün içinden geçerken MHP’ye asıl nerede ihtiyaç olur?

‘Bir dakika, bir dakika… Yavaş ol biraz, yavaş…’

Niye, ne oldu?

‘Şu an yazı tam olarak 3899 karakter oldu.’

Yani?

‘Yanisi yazıyı toparlayıp finaline yaklaşmış olmamız gerekirken mesele gittikçe dallanıp budaklanıyor.’

Doğru daha yeni başladık.

‘Buraya kadar olan kısım bir de henüz sadece MHP ile ilgili olan kısım… Bunun daha PKK bölümü de var değil mi? Bitmez bu yazı…’

Senin de şu yazı uzun oldu takıntın yok mu, yazmaktan soğutuyor insanı… Önceki yazıda da aynı şeye taktın fakat okuyan okudu. Dedim sana, memleketin delisi az değil…

‘İyi madem devam et’

PKK’yı sonra yazsak?

‘Ne oldu; hani delisi çoktu memleketin, okunurdu sonuna kadar?’

Orası öyle de ben sıkıldım. Sen?

‘E yani, sen sıkıldığına göre?’

Öyleyse burada keselim

‘Ama MHP kısmı da yarım kaldı?’

Kalsın, kimin umurunda?

‘Çok sorumsuzsun’

Sen de…

‘Sonra devam eder miyiz?’

Artık yine deli bir zamanımıza denk gelirse…

‘Böyle mi bitiyor?’

He.. Bitti bile.

Eren Eğilmez — 13 Kasım 2015

DELİ DERLER (I)

DELİ DERLER (II)

DELİ DERLER (IV)

DELİ DERLER (V)

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.