Tanrı Fikrini Sorgulamak (Bir İnsan Nasıl Dinsiz Olur?)

Bu yazıyı; birebir karşılıklı konuşuyormuşuz gibi algılayınız. Yazı, tamamen kendi kendime sorup kendi kendime cevaplandırmaya çalıştığım bir tartışmadan ibarettir. Bir nevi, diyalog senaryosudur. Yeni fikirlere, yeni sorulara ve cevaplara, eleştirilere elbette ki açığım. Savunmacı bir tavırla değil, eleştirmen bir gözle takip ediniz. Bir şeyler eklemek isteyen olursa lütfen çekinmeden eklesin, yanlışım varsa bunu yorum olarak belirtsin, mutlu olurum.

Konumuz şu:
Genelde, Ateistlerden Tanrı’nın yokluğunun kanıtı istenir; “Eğer Tanrı Yoksa, nereden biliyorsun? kanıtın nedir? olmadığını ıspatla!” denir;

Ancak Ateistlerin cevabı genelde şu yönde olur: 
‘’Olmayan bir şeyi ispatlayamam, yokluğu sana nası kanıtlayayım? sen var diyorsan eğer, bana varlığını kanıtla!’’.

Eh bu tip bir yaklaşım yapmaya hakkınız var. (eğer böyle düşünüyorsanız.) Zaten ben “Tanrı” fikrine hiç ısınamamışımdır. Bence, “Tanrı” diyerek, bir varlığa kişilik oturtmuş oluyoruz. Neyse, orası ayrı konu.

Muhabbete başlamadan önce şunu söylemem lazım: 
“Tanrının yokluğu da, varlığı da ıspatlanamaz.” 
En azından benim kişisel fikrim bu yönde.

Yani ben size somut bir kanıt gösteremem. Bir başkasının da gösterebileceğini sanmıyorum. Zaten kimsenin amacı bir Tanrı’yı kanıtlamak veya açığa çıkarmak da olmamalı. Ancak genelde Ateistlerin istediği şudur; “Aha Tanrı’nın parmağı, aha Tanrı’nın bilmem neyi! Bak nasıl da yaratıyor!” gibi, %100 somut ve tatmin edecek bir delil sunulmasını bekliyorlar. (En azından internet üzerinde, tartışma guplarındaki Ateistlere bakıldığında bu görülüyor.) Aynı şekilde; “Bakın çocuklar ölüyor bla bla bla Tanrı yoktur!” diyerek, kötülükleri ve şanssızlıkları da, yokluğun delili olarak sunmaya çalışıyorlar.

Açıkcası benim fikrim şu yönde; “Tanrı’yı kendi yaptıklarımız veya çevrede gördüğümüz şeyler ile yargılamamalı ve sınırlandırmamalıyız.”

Ayrıca belirtmeliyim ki ben bu yazıda ne Tanrı savunucusuyum, ne de Tanrı fikrini yıkmaya çalışan birisiyim. İki taraftan da bakarak objektif yaklaşmaya çalışan birisiyim sadece. Ben, bir inançlı insanın kendi içinde vereceği mücadeleyi ve fikirlerinin nasıl değişebileceğini aktarmaya çalışacağım sadece.

Zaten Tanrı arayışı, dinler vesaire, soyut şeyler üzerine kuruludur. Tamamen bir düşünceden ibaret ve bilinmeyeni açıklama çalışmasıdır. Tanrı’ya bizim boyutumuzdan görüşler ile yaklaşmak, bana mantıksız geliyor. Bu; kanaatime göre “Kırmızı rengin ağırlığı kaç kilogramdır?” veya “Üç kenarlı beşgen olur mu?” gibi, hatalı ve yanlış bir yaklaşımdır.

Ancak elimizde bir hipotez var ve hiçbir şekilde ne bunu kanıtlayabiliyor, ne de bunu yanlışlayabiliyoruz. Bu ne demek oluyor? Araştırılamayacak bir fikir demek oluyor. O yüzden mesela ben size desem ki:

“Bir At var; 20 tane boynuzu var, 20 tane bacağı, 20 tane de suratı var; uzayda tavla oynuyor ve o bizi yarattı.”

Görüldüğü üzere, bu fikir de araştırılamaz. Ancak öncelik açısından önemsiz göründüğü için arka planda kalır ve umursanmaz. Aynı şu an geçmişin mitolojisi haline gelmiş Tanrılar gibi. O zaman bunları “önemli” kılacak bir şeyler yapmak lazım.

Eğer teorimi güçlendirmek istersem; bununla alakalı ben size birkaç hikaye uydurabilirim ve daha da fikrimi zenginleştirerek ortaya böyle bir iddia atarım ve bunun gerçek olmadığını siz de bana kanıtlayamazsınız. Eğer gerçek ise bile; bütün evreni köşe bucak dolaşsanız bile, onu bulmanız mümkün olmayabilir. Eğer ki arasanız, her yere ulaşma şansınız olsa ve gelip bana “Aradık, çıkmadı” deseniz bile, bu sefer ben de onun “görünmez, saptanamaz, hissedilemez” olması gibi bir bahane uydurabilirim. Böylece topu size atmış olurum ve olay tamamen mantığınıza ve hissiyatınıza kalmış olur.

Genelde dindarların veya din kitaplarının yaptığı budur. Sizi bir seçim yapmak zorunda bırakmak. Bazen tehdit etmek, bazen teşvik etmek. Ancak ortada hep bir yaratıcı hipotezi vardır ve bu, kişinin tercihine kalmıştır. Bir kişi nasıl ki buna inanmayı seçiyorsa, inanmamayı da pekala seçebilir.

Konumuza dönersek: Ortaya atılan her iddia, her hikaye, her inanç, “%100 gerçek” veya “%100 yalan” olamaz. Çünkü ispatı yapılamaz. Siz kafadan bir şey uydursanız bile, bunun size bir ilham yoluyla gönderilmedini kanıtlayamazsınız. Dolayısıyla insan zekasının düşünüp uydurabildiği her şey, her zaman tartışma konusu haline gelmiştir. Öyle ki, paralel ve çoklu evrenlere kadar gitmiştir.

O zaman, eğer ben bu hipotezimi destekleyecek ve sizin ölümden sonrası için şüpheye düşmenizi sağlayacak kadar geliştiren modeller üretirsem; bu sefer de siz: “Peki ama Tanrı’yı nasıl tanıyabiliriz, veya neden bir Tanrı olsun, veya Tanrı gerekli mi, her şey tesadüf mü yoksa akılcı bir yaratılış mı?” tarzı düşüncelere dalmak zorunda kalırsınız. Eğer yeterince sorgulayan veya düşünebilen bir beyine sahipseniz: Ufkunuzu genişletir, doğayı ve çevremizi, evrenimizi anlamaya çalışırsınız ve kafanızı yormaya başlarsınız.

Ancak ne kadar araştırsanız da, ne kadar öğrenseniz de: Tanrı dediğimiz model, bizim bu birkaç boyutlu evrenimizden ve zekâmızdan daha üstün, daha bağımsız ve sınırsız olacağı için, hiçbir şekilde onu kavrayamaz, varlığını idrâk edemezsiniz ve bu, böylece bu bir muamma olarak kalmaya devam eder.

Ortaya olasılıklar çıkar, bir çok Tanrı modeli, bir çok Dinî inanışı araştırırsınız, aralarındaki farkları bulmaya çalışırsınız ve en sonunda büyük ihtimal ile; “Tanrı belki vardır ama olsa olsa dinler yalandır” der; Deizm gibi bir düşünce biçimine bağlanırsınız.

Her neyse; sanırım bunlar zaten hepinizin bildiği şeyler. Önsözü geçersek eğer, çok lafı dolandırmadan level level ilerlemek istiyorum. Olayı, mantıklı bir biçimde soru-cevap şekline çevirelim:

Muhtemel Sorular ve Cevaplar

Şimdi; her şeyi bir kenara bırakınca elimizde 2 tane seçenek kalacak. Ne kadar zorlarsak zorlayalım; her zaman bu böyle olacak. Bu seçenekler:

A: Tanrı vardır,

B: Yoktur.

Şeklinde olabilir. Ardından gelecek olan düşünce büyük ihtimalle şudur:

B için: “Tanrı yoksa zaten hesap verecek biri de yoktur; sınav da yoktur, öyleyse beynimizi dünyevi hayata adapte etmek ve sadece öğrenmek, gelişmek yeterlidir. Kişisel ahlak beni tatmin eder. Kiliseye, ona buna uymak zorunda değilim. Bir Kitaba kendimi bağlamak zorunda değilim; iyi olan zaten iyidir, kötü olan zaten kötüdür. Hem elimdeki deliller pek Tanrı varmış gibi durmuyor, o zaman özgürce yaşayabilirim.” diyebilirsiniz.

Bu konu üzerinde çok düşünmeye, açıp durmaya gerek yok. Netice budur, ki bana göre çok iyi bir yaklaşımdır.

Ama konu “A” olduğu zaman; (Yani Tanrının varlığı) mâlesef şıklar genişlemeye başlıyor…

A-1: Tanrı var ise bizi yaratmasının bir sebebi vardır.

A-2: Veya bir sebebi yoktur, öylesine yaratıp boşvermiştir.

Şimdi; bunları düşünmeye ve cevap aramaya başlıyoruz…

A-1'in muhtemel cevabı:

“Tanrının bizden beklentisi var ise bu ne olabilir, peki hangi tanrı? kendini Tanrı olarak tanıtan kimler var?” gibi sorular sorulur ve neticesinde Din ve mitoloji araştırmaları yapılır, bir çok kültüre, pagan inançlara vs. İlgi ve alâka yükselir, ancak bakıldığında çoğunun basit bir fantaziden ibaret olduğu düşünülür (varsayıyorum), günümüzde popülerlik ve bilgi açısından en dolgun olan ve akla mantığa diğerlerine göre daha yatkın olan Monoteizm ön plana koyulur. (Bu bir zihinsel tercih meselesidir. Aranızda Politezim’e inananlar da olabilir.)

Monoteist inançlar konusunda araştırmaya gidilir, (Hoş bu kadar uğraşıp da ciddi ciddi araştırıp sorgulayan varsa alnından öpmek lazım) en sonunda olsa olsa semavi dinlerden birinin daha olası olacağı kararına varılır ve olay bir Irk olan Yahudiliği geçip de, ondan türemiş olan Hristiyanlık veya Müslümanlığa gelir. Bu dinler üzerine araştırmalar yapılır ve ikisinin de anlattığı “Yaratılış amacı, dünyadaki yaşam, ölümden sonrası” gibi şeyler kıyaslamaya konur.

Hristiyanlık ve Müslümanlık arasında yarışlar başlıyor burada.

Çünkü Hristiyanlık; Müslümanlığı, vahiy edildiği gibi orjinal dini değiştirecek olan, yasalar ile oynayarak insanları savaşa sürükleyen, yoldan saptıran bir akım olarak görür. (Vahiy bölümü; Sahte Peygamber gelecek, insanları saptıracak diyen ayetler vs.)

Müslümanlık ise; Hristiyanlığı, değiştirilmiş, bozulmuş bir din olarak kabul etmiştir. Hristiyanlığın kaldırmış olduğu Kurban ritüelini geri getirmiştir, kadın haklarında değişimlere gidilmiştir, bazı ayetler değiştirilmiştir ve “biri sana kötülük yapsa bile, saburlı ol ve karşılık verme” öğretisi, “kısasa kısas”a çevrilmiştir. Bu değişimler daha da sıralanabilir.

Neticede, iki din de birbirini yalanlamaktadır. Peki aralarından hangisi daha mantıklıdır? profil karşılaştırmasına gidilir, incelenir, bir çok çelişki ile karşılaşılır. Bunun sonucunda kişisel ahlâkınıza, mantığınıza en çok uyanı seçer ve kendinizi onunla sınırlandırırsınız. Eğer iyi kalpli bir insansanız, inandığınız din sizin için güzel bir yaşam biçimi haline gelir ve hiç değilse ortalamanın üstünde bir inançlı olursunuz. Ancak yolunuz burada tıkanmış olur. Sorgulama işi burada biter. Çünkü siz, çok uzun bir yolu, sizi bir yere bağlamış olan birkaç metrelik bir zincirle ilerlemeye çalışırsınız. Ancak, bu mümkün değildir çünkü o zincir, bir aşamadan sonra sizin sorgulamanızı ve yürümenizi yasaklayacaktır.

A-2 İçin:(Yani Tanrı’nın, insanları öylesine yaratması, umursamaması)

“Tanrı’nın bizden bir beklentisi yoksa eğer, o Tanrı’yı aramak veya tapmanın da bir anlamı yoktur.” fikri oluşmuştur. Burada insanlar Deizm yoluna kayıyorlar. “Dinler yalansa, Tanrı’yı veya bizim varoluşumuza sebebiyet veren şeyi sadece öğrenmeye çalışmak yeterlidir.” diyerek, kendilerini araştırmalara ve bilgi edinmeye adıyorlar. (Yani ben öyle olduğunu umuyorum) Ya da, Deizm’e kaymadan, kendimizce bir dini görüş, kendimizce bir inanç oluşturarak, olayları ve sonuçları bir şeylere bağlayıp, herhangi bir dini yaşam şekline sahip olmadan, “Beni birisi yarattı işte!” diye yaşamaya devam ediyoruz; ki, (bence) bu mantıklı değildir.

Eğer tanrı bizi yarattıysa, ve bizi durduk yere öylece bıraktıysa; hiç umurunda bile değilsek; (Deist olanların birçoğu bunu savunuyor) Böyle bir durumda ona inansanız ne olur, inanmasanız ne olur? Bu; sadece kendinizi kandırmaktır. Böylece “Bizi yaratmış ama umursamayan” bir Tanrı inancını geride bırakıyoruz. (Genelleme yapmıyorum, herkesin fikirleri ve inanç şekli farklıdır. Ama böyle düşünenler için söylemeliyim ki; bence bu fikrinizi bir sorgulamalısınız)

Böylece; bir önceki düşünceye geri dönüş yapıyoruz. Elimizden geldiğince açıklığa kavuşturmaya çalışalım: Elimizde olan ve en yaygın olan, özellikle kalın kitaplara sahip olan bu 2 dini araştırıp (Ben Hristiyanlık ve Müslümanlığı kast ediyorum. Yoksa başka dinler de elbet var.) aralarında kıyaslama yaparız, illaki mantığa ters gelecek olan şeyler ile karşılaşır ve bunları tartışırız. Bence bu gayet doğaldır. Bu dinler, zamanlarının kültürüne ve geldiği millete göre şekillenmiştir. Zamanla değişimlere uğramışlardır. Bizim şu anki kültürümüze ve ahlakımıza uymayan bir çok şeyleri barındırır. Ancak burada bir çizgiyi kaçırmamalıyız. Sakın ha, “objektif bir araştırmacı”dan, “taraflı bir saldırgan”a dönüşmemeliyiz.

Çünkü eğer bizim amacımız sürekli tanrıyı yargılamak, suçlamak ve ‘’tanrı olsaydı böyle olması lazımdı, tanrı neden şöyle yapmadı, tanrı neden böyle yaptı, tanrı neden böyle desin!’’ gibi şeylerle, tutumumuz resmen Şeytan taşlar gibi Tanrı’yı taşa tutmak olursa; o zaman zaten baştan bir “inanmamak” için kendimizi şartlandırmış oluruz. Ben şahsen birçok arkadaşımın bu şekilde Ateist olduğuna şahit oldum. Çünkü; aslında Tanrı’yı öğrenmek değil, dövmek istiyorlar.

Eğer taraflı bakış açısından vazgeçer ve arkaya çekilir; iki görüşe de aynı çerçeveden bakmaya çalışırsak; o zaman işler biraz daha akılcı olacaktır. Çünkü bir fikri tamamen ön planda tutmak, kesinliğinden emin olmak, diğer zıt fikirleri tamamen yok saymak ve daha baştan kendimizi sınırlandırmak olur. Bu, kesin bir inançlı ve kesin bir inançsız için de geçerlidir. (Burada ille de Agnostik olun demiyorum, yanlış anlamayın.)

Eğer tanrı var ise ve bize ulaşmak istemişse; yalan söyleyecek değildir. Söyledikleri, haber verdikleri şeyler evren ile uyumlu olmalıdır. Kısacası “çelişkili bulduğumuz veya hata olarak gördüğümüz neler var, doğuştan bize yaftalanan veya bir süre sonra kendimiz seçip de, gene de terk ettiğimiz dinleri neden bıraktık, olay sadece toplumdan kopmak istemek miydi yoksa bu egomuza daha mı çekici göründü?” gibi; kendimizi, ne aradığımızı, amacımızı sorgularsak; ondan sonra dini sorgulamak daha kolay olur. Bizim amacımız Tanrı var ise bulmak mı, Tanrı’yı tanımak mı yoksa sadece Tanrı’yı öldürmeye çalışmak mı?

Bu soruları cevapladıktan sonra tekrardan düşünmeye başlıyoruz… Çünkü O, bizim gibi bir varlık olmadığı için çıtayı yükseltiyoruz. Kısacası bizim Tek olarak gördüğümüz, gücü her şeye yeten tanrımızın sıfatları ne, özellikleri nedir, nasıl biridir bu arkadaş?

Biz zaman ve mekana bağlıyız, “Şu an” dediğimiz zamana bağlıyız, geçmişe gidemez, geleceği bilemeyiz. (Şimdilik böyle en azından) Bilimsel olarak Atomları çarpıştırarak, deneyler yaparak birkaç nanosaniyelik zaman kopması veya transfer gerçekleştirebiliyoruz; hatta henüz açıklayamadığımız bir çok şey ile karşı karşıyayız. Dünyamız gün geçtikçe değişiyor, teknolojimiz gelişiyor, yapay zekalar, klonlar üretmeye başladık, özgür irade’yi sorgular ve bilinç’in sır perdelerini aralamaya başladık. Zaman-mekan algımız değişmeye, evren ile alakalı fikirlerimiz sonsuzlaşmaya başladı… Ancak bu bizim “Kader” veya “yaşantı” dediğimiz şeyi karşılayamıyor. Parçacıklar için her şey çok gelişigüzel işliyor, bir çok şeyin sırrına erişebiliyoruz ama olay bize geldiği zaman klasik mekanik ile idare etmek zorundayız.

Aslında, Tanrı’yı da bu parçacıklar gibi; bizimle aynı yasalar içinde değil de, farklı bir gözle anlamaya çalışmamız gerekiyor. Kuantum fiziği bize gösterdi ki, evren ve bildiğimiz her şey, aslında hiç bilmediğimiz bir şekilde işliyor ve biz, algılarımız, duyu organlarımız ve beynimiz tarafından kandırılıyoruz. Gerçeklik anlayışımız, gerçekliği oluşturmuyor. Kendimize otomatik olarak oluşturduğumuz bir halüsinasyon hayat ile, hologram bir evrende yaşıyor gibiyiz.

Bunlar çok derin konular. Matrix felsefesine ve Karma öğretilerine kadar gidiyor. Şimdi girersek, işin içinden çıkamayacağız. Zaten bu konular ile alakalı çok fazla yazı paylaştım. Fazla sapmadan devam edelim… Mesela bu düşünceyi şöyle açıklamaya çalışayım:

Sonsuzluğu da tam olarak kavramadığımız için; zaman kavramını da tam kavrayamıyoruz. Yani; geçmiş, gelecek ve şuan, aslında aynı paralel çizgide aynı anda işleniyor olabilir. Her şey, ileri doğru gelişen bir çizgi olarak değil de, bir çember şeklinde işliyor olabilir. Biz, adım adım ilerlerken, aslında portre aynı anda var, aynı anda yok olabilir. Her şey çoktan bitmiş, gelecek çoktan geçmiş; geçmiş ise hiç yaşanmamış olabilir. Bunlar size fantastik ve kurgu gibi görünebilir, ancak bilim camiasında bu fikirler gittikçe daha fazla kişi tarafından kabul görmeye başladı.

Mesela, Tanrı; kutsal metinlerde Kıyamet gününden (ve başka şeylerden) sanki çoktan yaşanmış gibi bahsediyor. Gelecek olan felaketlerden, sahte peygamberlerden vs. Bahsediyor. Peki Tanrı bunları bize niye söylüyor? (Tanrı’nın var, ve bize ulaşmak için bir şeyler gönderdiği fikrini varsayarsak) Tanrı bize söylediği için mi öyle yapıyoruz, aslında özgür irademiz yok da sadece filmi oynatıp duruyor muyuz? diye düşüneceksinizdir. Bu, hepinizin bildiği “özgür irade ve kader” konusunu tartışmaya açıyor.

Ancak bir diğer görüş ise şu olmalı: “Tanrı, zaten öyle yaptığımızı gördüğü için bize bunu söylüyor.” Bunu zamanda yolculuk gibi düşünebilirsiniz, ayrıca burada “Tanrı niye karışmıyor o zaman” diye düşünmemeliyiz. Tanrı’yı, filmi izleyen ve arada tüyolar veren birisi gibi düşünün. Veya bir bilgisayar programında, bazı zamanlarda hata yapıldığında veya güç yüklemesi olduğunda gelen bir uyarı olarak görebilirsiniz. Bu tamamen sizin onu nasıl kişiselleştirdiğinizle alakalı. Ancak siz gene insâni olarak düşünüp, “Her şeyi bilmiş oldu zaten, bizi yaratmadan önce de her şeyi bilmiyor muydu?” diyeceksiniz. Ancak bu bakış açısını da malesef değiştirmeniz gerekiyor.

Mesela, Kuantum, Multiverse, Sicim Teorisi gibi şeylerin içine daldığımız zaman; ne kadar karmaşık ve aslında ne kadar fantastik bir ortamda olduğumuzu görüyoruz.

Bir şeyin hem ölü, hem canlı olabildiği (Schrödinger’in Kedisi), 
Her şeyin aynı anda hem var, hem yok olabildiği (Olasılıkların Süperpozisyonu), 
Her şeyin birbiriyle bağlantılı ve her şeyin tek bir şey olduğu; (Kuantum Dolanıklık), 
Kendi haline bırakıldığı zaman hiçbir şeyin net olmadığı, ancak bilinçli bir göz ile fark edildiği zaman her şeyin şekil aldığı (Kuantum Ölçüm Problemi),

Kısacası her şeyin bir “olasılık dalgası” içinde yüzüğü ve hepimizin, birbirimizin tanrısı olduğunu düşündüğünüz zaman; mevcut bilgi ve beynimiz ile kendimizi bunların dışında tutarak, basit hayatımızla beynimizi Tanrı arayışına soktuğumuzda, aslında ne kadar az bildiğimizi, daha kat edecek ne kadar yolumuz olduğunu görüyoruz ve bizim boyutsuz bir varlığı, bir kutu içine sıkıştırıp anlamaya çalışmamızın ne kadar anlamsız olduğu da ortaya çıkmış oluyor. (Yukarıda bahsettiğim ilkelerle ilgili teker teker yayımladığım yazılar var, bu yazının sonuna linkleri ekleyeceğim)

Aslında bunlar gene bir çözüm sunmuyor bize. ‘’Tanrı yok,” ya da ‘’Tanrı var” cevabına ulaşmış olmuyoruz. Ancak, dışarıdaki tanrıdan, içimizdeki tanrıya geçiş yapmış oluyoruz. Tanrı olarak düşündüğümüz şeyi, kutsal kitaplar ve bilim, akıl ve mantık yolu ile daha fazla ayrıntılandırmış oluyoruz sadece. Böylece fanatik ve kesinlikle dindar bir çizgiden yavaşça kaymış oluyoruz. (kaymalıyız da)

Tanrı her şeyi puf diye yaratıp da, birbiriyle alakasız bir düzene oturtmadı ya; bir sistemi, bir kodu, bir yöntemi vardı elbet. Eğer varoluşumuzun arkasında bir bilinç, bir zihin arayacaksak; önce bunları çözmemiz veya edinebildiğimiz kadar bilgi edinmemiz gerekiyor. Her şey sürekli evrimleşmekte. Eğer evrim olmasaydı, hiçbir şey meydana gelemezdi. Bu evrim, en ufak maddeden, gelişmiş insana kadar varoluşuna ve süregelişine devam ediyor. Biz de beynimizi ve fikirlerimizi evrimleştirmeli, değiştirmeye açık olmalı ve sürekli başka fikirlere açık olabilmeliyiz. Ayrıca, şunları da hesaba katmalıyız:

Biz her şeye kendimizden yola çıkarak başlarız. Kendimizi özel düşünür, aldığımız her nefeste bir anlam ararız. Doğduktan sonra her şey bizim için “var” hale gelir, daha öncesini hatırlayamayız. Bununla ilgili şiirler yazarız, filozoflarımız, düşünürlerimiz olur. “Ben varsam var hayat, ben yok, o da yok” olur. Bizim bu birkaç yıllık hayatımız o kadar değerlidir ki; ölmek fikri bize çok korkunç gelir. Her ne kadar bunu kabullenmiş olsak da, biyolojik olarak hayatta olduğumuz her an, buna zıt yaşarız. Ayrıca, ölümü kabullensek bile, yok oluşu kabullenemeyiz. “Benden önce ne vardı, benden sonra ne olacak? ben kimim, ben ne olacağım?” fikirleri bizi çıldırmanın eşiğine kadar getirebilir.

“Sebepler öğrenmek için çıldırmanın eşiğinde yaşadım durdum. Çaldım Hakk’ın kapısını, bir de baktım ki… İçerden çalmaktaymışım”. -Mevlana

Kişiden kişiye değişebilir, belki kişi; yokluğu hazmedip sadece buraya odaklanabilir de. Ben ihtimaller üzerine ilerliyorum.

Bu düşünce ve “kişilik” sendromu sayesinde kendimize görevler atfederiz, kendimizi daha önemli yerlere getirmek isteriz, yaşamak isteriz, rahat isteriz, ölüm korkusu yüzünden işimizi garantiye almak ve hatırlanmak, hatta tapılmak isteriz. Bunun neticesinde arkamızda bırakacağımız şeyler yaratma çabasına girişiriz. Bir bakıma çocuk yapmak bile bunun bir tezahürüdür. Onu eğitir, büyütür ve bir bakıma kendimizin kopyasıymış gibi olmasını isteriz. Bizim beğendiğimiz ve sevdiğimiz şeyleri yaparsa mutlu oluruz, çünkü bize benzediğini görürüz. Kendi bildiklerimizi öğretir, bizim kabul etmediklerimizi etmesini istemeyiz. Bu şekilde kültürler, gelenekler meydana gelir.

Dolayısıyla (varsayalım) Tanrı’dan bize ulaştığı düşünülen mesajları da ileten biz olduğumuz için, mesaj bizden bize dolaşıp durur. “Ben” dediğimiz şey o kadar karmaşıktır ki, herkes, en az sizin kadar gerçektir ve yaşıyordur. Onların da bir kişiliği ve hayatı vardır. Herkesin ayrı bir iradesi ve gerçekliği vardır. Hatta bu gerçeklik ve görüş, kişiden kişiye ciddi anlamda değişebilir. Kimisi cin, şeytan görür, kimisi şizofrendir tarif edilemeyecek bir deneyim yaşar, kimisi rüyasını kontrol eder, kimisi rüyasında yarın ne olacağını gerçekten görür, kimisi kehanetler anlatır, dedikleri gerçekleşir vs. Hepimizin başına bu tip şeyler mutlakâ gelmiştir. Mesela, bir insan aklımıza gelir ve 2 saniye sonra o kişinin bizi aradığını görürüz veya yolda onunla karşılaşırız. Burada, açıklayamadığımız bir telepati ve hissiyat vardır.

Bazen “mucize” diyebileceğimiz şeyler yaşanır hayatımızda. Dışarıdan bakıldığında ufak, ancak bize göre karışık ve anlaşılmaz olan bu fikirleri bile tam olarak açıklayamıyorken, İnsan aklı tarafından sorulmuş en büyük paradoksu açıklamak konusunda kesin, net ve taviz vermeyen bir tavırla durmak, pek anlaşılabilir değildir.

Başa Dönüş

Peki, var sayalım ki bir Tanrı gerçekten var; “neden şimdi peygamber göndermiyor veya mucize sergilemiyor, binlerce sene önce yapmış şimdi de yapsın!” diyebilirsiniz. Hakkınız da vardır, diyin. Ancak bunun için bir cevap da düşünelim. Madem her şeyi sorguluyoruz ve Tanrı adına konuşabiliyor, onu eleştirebiliyoruz, kendimizce düşünelim; acaba şimdi neden bir şeyler olmuyor? Kutsal kitaplar ne demiş? (Kutsal kitapları da bir nebze doğru sayarsak)

Belki bu muhtemel bir cevap olabilir:

Tanrı, cahiliye devri bitene kadar aynı bir öğrenciyi mezun eder gibi sürekli ahlak dersi vermeye, öğretmeye, peygamberler göndermeye çalışmış ve insanların hızlı gelişmesini istemiş. (Her gelen din, dönemine göre büyük bir reform ve yenilik getirmiştir. İslam aydınlanması buna büyük bir örnektir.) Ancak insanlar belli bir seviyeye geldikten sonra “tamam artık iş sizdedir” diyip bırakmayı tercih etmiş olabilir mi? Artık sadece “şunu şunu yapmayın” demekle yetiniyor olabilir mi? Bence bu uygun bir senaryo oluyor ve kitaba da ters düşmüyor.

Bir insanın bile aklından neler geçtiğini ve o an bir şey söylerken ne düşündüğünü tam olarak bilemeyiz, anlayamayız. Kaldı ki tanrı ne düşünüyor oturup %100 anlayabilelim. İman etmek, kelime anlamıyla “güvenmek” demektir. Biz bir arkadaşınıza, bir insana güvenebiliyoruz, bize her an ihanet etme ihtimali olsa bile onu sevebiliyoruz. Peki, Tanrı bizimle arkadaş olmak ve birleşmek istediğini kutsal metinlerde belirttiği halde neden egomuza yenik düşüp sürekli onu küçümsemeye ve yenmeye çalışıyoruz ve güvenemiyoruz?

Şimdi, var sayalım ki gerçekten bir Tanrı var, gerçekten de kutsal metinlerde belirtildiği gibi de bir varlık. Amacımız dinleri ve düşüncelerini eleştirmekse, kendimizi bir an Tanrı’nın yerine koymaya çalışırsak acaba ne olur? Neticede herkes diyor “Ben tanrı olsam şöyle yapardım!” diye.

Yukarıda bahsettiğim “Tanrı ile arkadaş olmak” konusunu, “Tanrı neden arkadaşa ihtiyaç duysun” diye düşündüyseniz eğer; yani “bizim Tanrı’ya ihtiyacımız yok, onun bize niye olsun?” gibi bir fikre sahipseniz; şimdi biraz empati yapalım. (Hoş, Tanrı dediğimiz şeyi şimdi insan gibi duygulanan bir varlık haline getirmiş olduk, varsın öyle olsun)

Kendinizi öyle hayal edin. Bir şeyler yapıyorsunuz, deneyler yapıyorsunuz, bir şeyler yaratıyorsunuz ama yarattığınız şeylerin nasıl olacağına siz karar verdiğiniz için sürekli robot gibi ve tatmin edici olamıyorlar. Yalnızsınız, varlıksız bir ortamdasınız. Kendi seviyenize yakın, size benzeyen, sizin gibi olan, sizden bir parça ile yaratılan en üst seviye bir varlık yaratıyorsunuz, hatta belki kendinizi trilyonlarca ufak parçaya bölerek, kendi büyük iradenizi, küçük küçük ruhlara ayrıştırarak, kendi kendinize bir gerçeklik yaşatıyor bile olabilirsiniz. Birçok fikir üretilebilir. Tamamen hayal gücünüze bırakıyorum. Ancak, ilk seçeneğe dönelim. Kutsal kitapların anlattığından yürüyelim. Böyle, size bir nebze denk bir varlık yarattınız ve bu varlığın kararlarına bir türlü hakim olamıyorsunuz. Çünkü o, kutsal kitaplarınızda söyleyeceğiniz gibi, sizden yaratılan, sizin gibi bir iradeye sahip olan ve baskı kurulursa, zekâsının bir önemi kalmayan, serbest bırakılması ve kendi kararlarını vermesi gereken bir varlık. Çünkü o sizi yok sayabilecek kadar aklını kullanabilen, sizden bağımsız ama aynı zamanda size bağlı olan bir varlık.

Hatta ve hatta bir süre sonra, bir takım olaylardan sonra sizi unutan, hatırlamayan, sizin yerinize başka tanrılar üretenleri bile olmaya başlıyor ve siz ‘’Hayır ben burdayım’’ demek için onlara mesajlar göndermek istiyorsunuz. Ortaya çıkıp dans etmeyeceksiniz tabii ki, çünkü bir şeyler planladınız. Onlara birkaç yıl sürecek kısa bir “bağımsız” hayat sundunuz, ve bu hayatları boyunca onları maddeye ve bedene, yaşam süresine sıkıştırdınız. Size olabildiğince yaklaşmalarını, sizi aramalarını, “ben nereden geldim?” diye sorup size ulaşmalarını istiyorsunuz. Böyle bir dünya ile küçük bir oyun oynamak istediniz çünkü, sizinle olmasını istediğiniz ve ne kadar gelişeceğini merak ettiğiniz çocuklarınız onlar. Aynı zamanda onlar iyilik yaparken ellerini kollarını bağlamadığınız gibi, artık kötülük yaparken de engel olmuyorsunuz çünkü her şeyi onların eline bıraktınız. Onları, yarattığınız evrenin tanrıları haline getiriyorsunuz. Sadece birbirlerine zarar vermemeleri ve hepsinin kendi yolunu düzgün çizmesi için öğütler vermekle yetiniyorsunuz.

Siz onları yarattığınız saniye yaptıkları bütün hataları gördünüz ve bu hataları yapmayıp daha düzgün yaşamaları için onlarla ilgilenmeye başladınız. Bu mantığa ters değildir. Çünkü tanrı her şeyi tamamiyle bilseydi, kendisinin yapacağı her şeyin sonucu, kendisinin ne düşüneceğini, ne isteyeceğini, bilebilseydi, neyaratılışın, ne de kendisinin bir anlamı kalırdı. Çünkü bu, Tanrı’nın kendisini de içinden çıkılamaz yapardı. Düşünsenize, bir saniye sonrasını, 2 dakika sonra aklınıza gelecek olan şeyi, 3 dakika sonra ne söyleyeceğinizi biliyosunuz. Sonu gelmeyen bir paradoks. O zaman sizin kendi üzerinizde bile kontrolünüz olamazdı, bırakın ki diğer şeyler üzerinde olsun.

Biz kendi 3 boyutlu halimizle, 4 boyutlu (veya daha yüksek) kabul ettiğimiz tanrıya, 3 boyut kılıfı giydirmeye çalıştığımız için mantık hatasına düşüyoruz. Yani tanrıya karakter biçerken yanlış sorularla geliyoruz.

Var sayalım bir Tanrı var, ve zamandan ve mekandan bağımsız. Öyleyse, Tanrı bütün ihtimalleri vesaire görebilir, bilebilir. Değil mi? ama eğer yaratılışa bir “amaç” vereceksek, bu perdeyi kaldırmaktansa, şaşırmayı tercih etmiş de olabilir. ‘’Ben bir deney yapıcam ama bakalım sonucu ne olucak.’’ gibi. Adı üstünde, “deney”. Eğer sen sonucunu bilerek yapsaydı, bu bir deney olmazdı.

Tanrı iyi şeyler yapacağınızı da kötü şeyler yapacağınızı da biliyor, bunun için size tüyolar veriyor, ipuçları veriyor. Yani geçmiş-gelecek kavramından bağımsız olduğu için sizi yarattığı saniye ölümünüze dek olan her şeyi görebiliyor, ve yaptığınız şeyleri yapmayın diye sizi uyarıyor. Bir nevi zamanı ve senaryoyu değiştirmeye çalışıyor. (uyardığı saniye, sonucunu tabiki görebilir ancak bunu oturup seninle izlemek istemiş de olabilir.) Neticede kimse bir kitabın son sayfasını okuyarak hikayenin heyecanını kaçırmak istemez.

Sizin, ölümünüze kadar yapacağınız her şeyi şimdiden bilmeniz gerekmiyor. Çünkü yaşayıp görmeniz ve seçmeniz lazım, sizin karar vermeniz lazım. Milyonlarca ihtimale ve yola sürüklenebilecek hayatınızı, hangi şıkları seçerek bir yapboz oluşturacağınızı görmeniz lazım. Ancak yapbozdaki resmin ve tablonun değişmesi sizin elinizde. Alternatif son sizde. Çünkü her şey sizsiniz ve siz her şeydesiniz. Genelde dini konularda bilgisi olmayan, ama inançlı olduğunu söyleyen kişiler hep şöyle düşünür:

“Bence iyi bir insan olman yeterli. Hangi dine inanırsan inan. Tanrı iyi bir yaratıcıysa merhametliyse, zaten kalbinin temizliğine bakar.”

Bu fikir ile, hikayemiz uyuşabilir. Ancak bu hikayede verilen örnekleri, kendinizle bütünleştirmeniz ve sorgulamanız gerekiyor. Siz hangisisiniz?

“Tanrı bizi yarattı ve umurunda değiliz, naparsak yapalım.” diyen biri mi?

“Tanrı yok, hiçbir şekilde bunu ihtimal dahili saymıyorum. Eminim.” diyen mi?

“Tanrı’nın varlığı-yokluğu ıspatlanamaz. Olabilir de olmayabilir de.” diyen mi?

“Tanrı var, yüzde yüz eminim. Başka türlüsü imkansız.” diyenlerden mi?

Yoksa;

“Tanrı, bizim düşünüp algılayabileceğimiz bir varlık değildir. Bütün tanrılar insan uydurmasıdır, gerçek yaratıcı anlaşılamaz ve bilinemezdir. O her şeydir ve her şey onda meydana gelir. Bizler, hepimiz onun parçalarıyız ve onu oluşturuyoruz” diyen mi?

Bu yazıda, bir insanın ne tür inanç şekillerini benimseyebileceği, bunun sebepleri ve felsefesini açıklamaya çalıştım. Bunu yaparken çok sıkıcı olmak da istemedim, çok fazla konuyu birbirine karıştırmak da istemedim. Elimden geldiği kadar, belki de hepinizin geçtiği aşamaları özetlemeye veya şu anda olduğunuz aşamaları sorgulamanıza yardımcı olmak istedim. Bazen kendimden yola çıktım, bazen gördüğüm kişilerden. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Fikirlerinize ve eklemelerinize açığım. Şimdi, (bana göre) bitirici bir açıklama ile yazıyı sonlandırarak, bahsi geçen birkaç bilimsel proje ve düşünce üzerine yazılarımı aşağıya link olarak ekleyeceğim ki merak edenler daha fazla bilgi edinebilsinler. Keyifli okumalar…

“Tanrı, kişi değildir, o sırf varoluştur. Tanrı kelimesi yanıltıcıdır çünkü o kişileştiren bir kelimedir. Tanrı tarif edilemez. Zihin tarif edilemeyeni anlayamaz çünkü zihin tanımlamalara ihtiyaç duyar, kesin sınırlamalara…

İşte bu yüzden Tanrı, yani varoluş, zihinle idrak edilemez. ‘Tanrı’ uydurma bir kelimedir, din adamları tarafından icat edilmiş anlamsız bir kelimedir.

Aslında: ‘Tanrı var mı’ diye sormak çok saçmadır. Bilişte olanlar Tanrı’nın varoluş ya da varoluşun Tanrı olduğunu bilir. Mevcudat var olur fakat Tanrı var olmaz. Bir sandalye var olur çünkü sandalye yokluğa gidecektir. ‘Sandalye vardır’ demek anlamlıdır çünkü onun yok oluşu mümkündür.

Tanrı varoluştur. ‘Tanrı vardır’ dediğimizde: ‘Tanrı’ kelimesinden anlamlar türetmeye çalışırız ve bu nedenle de o bir: ‘Şey’ hâline gelir.

Fakat Tanrı: ‘Şey’ değildir, Tanrı bir kişi de değildir. Tanrı kişi değildir çünkü onun zıddı yoktur. Bu nedenle onu hiçbir şeyden sorumlu tutamazsınız.

Sorumluluk, yalnızca kişilik var olduğunda, sorumlu tutulacak biri var olduğunda meydana gelir. Dört yaşındaki bir çocuk mahkemede yargılanmaz çünkü onun henüz bir kişiliği yoktur. Bu yüzden de yaptığından sorumlu tutulamaz. O masumdur, kişilik ve ego yoktur onda…

O sorumlu değildir çünkü sorumluluk egoyla gelir. Varoluşun, Tanrı’nın egosu yoktur. Bu yüzden de o hiçbir kötülükten sorumlu tutulamaz.

Fakat insan zihni çok kurnazdır. İlk önce Tanrı’ya kişilik verir sonra da olan bitenlerden onu sorumlu tutar. İçinde bulunduğumuz yozlaşmanın sebepleri vardır fakat Tanrı, yani bütün bundan sorumlu tutulamaz. Eğer birisi sorumlu tutulacaksa, sorumlu tutulması gereken bizleriz.

Çünkü bu yozlaşmış toplumu bizler meydana getirdik. Sen değişmedikçe; toplum yozlaşmış hâliyle olduğu gibi kalacak. Düzenler değişip duracak fakat yozlaşma aynı hâliyle kalacak.”

Okunması Tavsiye Edilen Yazılar:

Bilimsel Proje ve Deneyler:
Zihin, Düşünce ve Hafıza. (Diğer canlılar ile aramızdaki fark)

Beyin, Zeka ve Hafıza İlişkisi. (Beyin Nasıl Çalışıyor?)

İnsan ve Hayvan Klonlama Deneyleri Üzerine

Yapay Hayvan ve İnsan Beyni Yaratma Projesi

İçgüdünün Diğer Nesillere DNA ile Aktarılması Konusu

Özgür bir İradeye Sahip Miyiz?

Dinsel ve Tarihsel Birtakım Yazılar:
Neden Yazıyorum, Neden Tanrı?

Yobaz Dindarlara ve Dinsizlere

Saptırılan Semâvi Dinler

Tevrat (Tanah) İçerisindeki Çelişkiler

Peygamber Enok’un (İdris) Kutsal Kitabı

Sirius (Şira) Yıldızı’nın Tarihçesi ve Önemi

Örtünme Geleneğinin Tarihçesi

Kuantum İlkeleri Üzerine:
Sicim Teorisi (Her Şeyin Teorisi)

Esîr Maddesi ve Mezon Alan Teorisi

Schrödinger’in Kedisi (Süperpozisyon)

Bell Teoremi ve EPR Paradoksu (Dolanıklık)

Matrix Teorisi ve Düşünce Gücü Üzerine

Her Şey Bir, Tanrı Sensin!